Saturday, November 30, 2024

How blogging evolved into micro-blogging? Here's my perspective.

 A brief history of how blogging evolved into micro-blogging platforms like Twitter, told from my own perspective.

"If I could ever express myself in 140 characters, I wouldn't write blogs", I claimed confidently in 2009 when we were talking about a rising social media platform called "Twitter". I had been writing about the stuff that excite me, my feelings and daily adventures right here in this blog since 2008. And this place wasn't even my first blog, I had a prior blog I was overly expressive about my angst against the world, a blog I put offline later as it should be. This blog's name means "The Man Who Loves Ice Cream At The Last Day Of November", a unique name that references to one of my quirks, which is consuming cold drinks and foods even in cold seasons. It became a personal tradition for me to eat ice cream in November 30, like the mochi I ate today you see here in this post.

Back in the day, blogs had significancy. People would blog what they were passionate about, your blog would be followed by others. Your Blogspot posts would show up in Google searches, unlike the countless shopping sites you see whenever you Google something today (mind you, this was also a curse, since this could lead unpleasant folks to your posts, especially to controversial/sexual topics). If you cared about being heard, these were reasons to blog whatever in your mind.

I'd talk about what keeps me passionate here. The games I make or play, the artworks I do, the films/shows I watched, etc. Then this blog became a place I post only annually at a certain date. Why? We shifted to micro-blogging and YouTube'ing as most of the internet folk. We have been losing our span of attention. And our posts don't show up in Google searches as it used to, I guess, so why bother... It turns out I can usually express myself with few characters a tweet/skeet can hold.

Nowadays micro-blogging itself is shifting. Twitter died when it was bought by Musk, that illegitimate platform called "X" is merely built on Twitter's infrastructure and legacy. Bluesky is exponentially taking place of Twitter. Mastodon/Fediverse will not, because it's not even an entity with such an intention.

Why am I calling X an "illegitimate platform"? A legitimate platform doesn't show you an ad that directly targets another user with her handle to expose her medical record (which was accessed illegally). And many more examples! The main reason why I no longer login X is this lack of legitimacy. Second is how it became a problem that encourages toxicity and anger, let alone trying to maintain a civilized platform.

What will be the future of blogging/micro-blogging? I don't know. I hope whatever it will be, it will be sane.

Here are my Bluesky and Mastodon profiles.

 


Wednesday, December 13, 2023

Vampirler ve Maskeli Balo

Eğer vampirler gerçek olsaydı ve bu günümüzde ortaya çıksaydı ne olurdu? Bugün yolda gördüğüm bir afiş sonucu aklıma gelen, cevapları da komik bir soru.

World of Darkness isimli oyun dünyası, bizim dünyamızda vampir ve başka doğaüstü varlıkların gerçekten var olması hakkında. Büyük bir vampir topluluğu olan Camarilla, vampirlerin ve diğer doğaüstü yaratıkların varlığının insanlardan gizli tutulması konusuna son derece önem veriyor. Maskeli Balo'yu (Masquerade) ihlâl etmek Camarilla için büyük bir suç.

Bugün bir Ajda Pekkan konseri afişinin önünden geçerken vampirlerin kendilerini gerçekte kendilerini gizlemeye ihtiyaçları olup olmadığını düşündüm (bunu bir nevi en yakın arkadaşınızla yaptığınız geyik muhabbeti gibi düşünebilirsiniz, ama bir iç monolog olarak). Maskeli Balo'yu ihlâl etseler kendileri için kötü olmayacağına kanaat getirdim.

1. Nüfuz sahibi bir vampirin vampir olduğu ortaya çıksa Twitter'da #vampirleraramizda gibi akılda kalıcı bir hashtag açılır, nefret kusulur, arada kara mizah içerikli mimler hazırlanır ama kimse vampiri durdurmak için harekete geçmez. Bir süre sonra bu unutulur, normalleşir. Bir süre sonra vampirle yolda karşılaşanlar beraber fotoğraf falan çekilir (vampirin fotoğrafa çıktığını varsıyorum). Vampirin dövmesini falan yapanlar çıkar. Nihayetinde Maskeli Balo ihlâli vampiri çok daha rahat bir konuma getirir.

2. Doğaüstü olayların kamera kayıtları çıksa Unreal Engine 5'le veya AI'la yapıldığı zannedilir. Bir büyücünün bir kurtadama ateş topu attığı bir telefon videosu yayınlansa "Çok güzel bir UE5 çalışması ama yerdeki yansımadaki bozulma bunun gerçek görüntü olmadığını ele veriyor" falan yazanlar çıkar mesela.

İşte bu yüzden vampirler gerçek hayatta yok. Olsalardı, kendilerini gizlemek için çaba sarfetmeleri gerekmediği için bunu bilirdik.

Thursday, November 30, 2023

Saçma kişisel gelenekler, Merak, Pişman olacağını bile bile yenilenler

Bugün 2023 yılının Kasım ayının son günü ve ben yine dondurma yedim.


Yıllar önce (2008) bu blog sayfasını açarken (önceki blogumu kapatmıştım) aklıma gelen ilk isim buydu. Karamsarlıktan uzak ve orijinal bir isim arıyordum. O dönemde Kasım ayının sonlarında bir kere dondurma yemiştim, "Blogun ismi neden bu olmasın?" dedim ve Kasım'ın sonunda dondurma yemek benim için bir gelenek haline geldi. Bu saçma mı? Evet. Ama toplumdaki bazı süregelmiş, normal karşılanan gelenekler bundan daha da saçma.

Bugün GOP'taki Quick China'ya gidip vanilyalı mochi yedim. Hem o restoranın, hem de mochi'nin benim için güzel bir anısı var. En iyi arkadaşımla geçirdiğim bir günün. Oraya bugün özellikle bu dondurma için gitmiştim, gitmişken öğle yemeğini de yedim (dondurmadan önce tabii).



Merak, Pişman olacağını bile bile yenilenler 

Xo soslu deniz mahsüllü pilav da blogun bu kısmının konusu. Menüde ismini görünce nasıl bir yemek olduğunu çok merak ettim. Acılı olduğu işaretliydi, çok acı yemekleri de sevmiyorum ama yine de merakım üstün geldiği için onu söyledim. "Pişman olacağını bildiği halde bir işi yapmak" durumunu karşılayan bir kelime lâzım, belki Almancada veya Japoncada falan o anlamda kelime vardır.

Yakın bir arkadaşımla Merak'ın 8'inci ölümcül günah sayılması, belki de Oburluk'un yerini alması gerektiğiyle ilgili bir konuşmayı hatırladım. Bu benim bir hikâyeyle/oyunla anlatmayı istediğim konulardan bir tanesi.




Friday, June 9, 2023

Haziran 2023, Hırs

Kendimi genel olarak mutlu ve huzurlu hissettiğim bir dönemdeyim. Üstünde çalıştığım bağımsız oyun projesi beni heyecanlandırıyor. Başarılı olacağını düşünüyorum ama beni asıl mutlu eden kısım başarı beklentisi değil, sevdiğim bir iş üzerinde çalışıyor olmak. "Mutluluğa giden bir patika yoktur. Mutluluk, patikadır." derler.

Bahsettiğim proje biraz daha olgunlaştığı zaman public olarak göstereceğim. Şimdilik bunun Steam hedefli bir korku oyunu olduğunu söyleyebilirim.

Bu aralar işe o kadar odaklıyım ki bazen yemek yemek için ara vermeyi başaramıyorum, günlerin büyük bir kısmı çalışarak geçiyor. İşkolizm. Hırs. Hırslı olmayı seviyorum.

Wednesday, May 31, 2023

Uğur böceği

Biraz önce bilgisayarın başına geçmek üzereyken şans eseri yerde şu arkadaşı fark ettim. Muhtemelen pencerenin açık olduğu bir anda içeri uçmuştu. Hemen fotoğrafını çekmeliydim! Makro mercek kullanmama rağmen çok net bir resmini çekemedim maalesef.

Fotoğraf çekildikten sonra arkadaşı sağsalim şekilde pencerenin dışına çıkardım tabii.

Uğur böceği görmenin bana şans getireceğine inanmıyorum ama onu zamanında görmüş olmam umarım onun için bir şans olmuştur.



Sunday, April 16, 2023

Bu aralar neler yapıyorum? (Nisan 2023)

 

Son birkaç ayım çok üretken geçmedi. "Geliştirici tıkanıklığı" diyebileceğim bir dönemden geçiyorum. Bazen yatağımda, bazen salondaki bir kanepede, bazen de bir parkta müzik eşliğinde düşünce okyanusunun derinliklerine dalmak bu aralar en çok yaptığım iş. Veya müziğin akışına kendimi bırakıp salonda dans etmek.

Arada birkaç pixel art ve küçük oyun da yaptım ama çok kayda değer işler değiller.





Dün nihayet evdeki çalışma ortamımda çift monitöre geçtim. Önceki monitörüm (şimdi kendisini ikincil ekran olarak kullanıyorum) renkleri başka ekranlardan biraz farklı gösterdiği için renge ve parlaklığa dayalı iş yapmak zor oluyordu. Bilgisayarımda güzel gözüken bir oyun sahnesinin başka ekranlarda aşırı karanlık gözükmesi hoş değildi. Yeni monitörümü alırken bu renk konusuna özellikle dikkat ettim (ikinci fotoğrafta o maske fotoğrafı nedense yeni monitörümde sepya tonlu çıkmış ama gerçekte düz siyah-beyaz olarak gözüküyordu).

İkinci monitörün verimimi artıracağını umut ediyorum.

Küçük oyunlar yapmayı azaltacağım, belki tamamen bırakacağım. O oyunları yapmak bana birkaç günlüğüne keyif veriyor ama sonra oyunu sadece birkaç yüz kişi oynayınca kendimi kötü hissediyorum. Ve bir topluluğa/etkinliğe gittiğimde insanların beni küçük oyunların yapımcısı olarak tanıdığını görünce. Hırslı (belki de ayrıca kibirli) bir insanım, evet, ve bu değişmeyecek.

Küçük oyunlardan bahsetmişken, son zamanlarda yaptığım ve bu blog sayfasında bahsetmediğim oyunları anlatayım. Üçü de browser'da çalışan WebGL oyunu, Unity'de yaptım.

A Harvest Story'yi (Bir Hasat Hikayesi) Ludum Dare sırasında yaptım. Bu bir oyundan ziyade etkileşimli tecrübe. Bir sonbahar günü parkta gizemli bir yabancıyla tanışmanızı ve onunla sohbetinizi konu alan, Commodore 64 görselliğinde bir yapım. Neil Gaiman'dan ilham aldığım önemli bir kısım var, spoil etmeyeceğim.

O dönemde güç ve adalet kavramına dair düşündüklerimi kaleme aldım. Türkçe ve Ukraynaca desteği de var.


Rock, Paper, Scissors Royale'i yaşadığım geliştirici tıkanıklığı durumundan bir nebze sıyrılabilmek için yaptım. Bir süre önce taş, kağıt, makas nesnelerin birbiriyle savaştığı bir simülasyon görmüştüm. Nesneler temas ettiğinde üstün gelen nesne, ötekini kendisine çeviriyordu. Güzel bir fikirdi, bunu taklit ettim. Bir de bizim bir tarafı seçip ona ait rastgele bir nesneyi kontrol edebilmemiz gibi bir yenilik ekledim. Eğer isterseniz herhangi bir kontrolünüzün olmadığı simülasyon da açabiliyorsunuz.

İki veya üç arkadaşınızla bir araya geldiğinizde taraf tutup iddiaya girmeniz için ideal bir oyun. Her tarafta nesne eşit sayıda yaratılıyor, başlangıç konumları ve hareketleri tamamen rastgele.

L0VER bir bilimkurgu aşk hikayesi. Sadece metin tabanlı, görselsiz bir etkileşimli hikaye. Winter42 nick'li sevgilinizle olan "uzak mesafe" ilişkisini konu ediyor. Saplantı, özgür irade gibi konulara değindim. 4 farklı sonu var.

Bu hikayeyi mobil cihazda da oynayabilirsiniz, zira klavye veya mouse'a ihtiyaç duymuyor. Şu an sadece İngilizce, ileride belki Türkçeye de çevirebilirim.

Bu hikayeyi yazarken ChatGPT'den biraz yardım aldım. Bonus içerik olarak oyunun senaryo metni ve benim ChatGPT'yle olan konuşmam var. Hepsi ciddi spoiler veriyor, bunları inceleyecekseniz oyunu oynadıktan sonra inceleyiniz.


Geçen gün bir etkinlik kapsamında şu pixel art'ı çizdim. Gerçekte nasıl olduğumdan ziyade, kendimi nasıl hayal ettiğimle ilgili bir öz portre.

 




Dün Wishbone Ash konserindeydim.

Harika bir sahne enerjileri var, özellikle Argus gibi bir albümü 51 yıl önce çıkarmış müzisyenler olarak. Umarım benim de işime karşı duyduğum tutku daimi kalır.

Aslında bir ara geçen aylarda gittiğim başka performanslardan da bahsedeceğim. Siyahlı Kadın'a ve Jekyll & Hyde müzikaline gitmiştim.

Konuşkan bir insan değilim ama kendimi yazarak ifade etmeyi seviyorum. Veya oyun yaparak. Oyunlar da bir ifade aracı olarak kullanılabiliyor. Belki böyle sanatsal-sepetsel oyunlar yapmayı tam olarak bu yüzden bu kadar çok seviyorum?

Wednesday, February 22, 2023

Kuğulu Park, 22.02.2023

 




Nikon D5000 ile çekildiler.


Sunday, January 22, 2023

My Way

Bu yazı bir günlük gönderisi olacak. Kafamda birkaç düşünce var, bunları buraya aktarmak istedim.

Bugün bir pazar günü. Atakule'ye ve Botanik Parkı'na gitmek beni rahatlatan bir etkinlik, bugün de bunu yaptım. Atakule ve Botanik Parkı'nı neden sevdiğimi belki başka bir yazıda anlatırım.

Atakule'nin içinde yürürken kulağıma yaylı enstrümanlarla çalınan, tanıdık bir melodi geldi. Ses kaynağına doğru yürüdükçe iki tane müzisyenin My Way'i çaldığını anladım. Çok güzel çalıyorlardı. Videolarını veya fotoğraflarını çekmedim, keşke yapsaydım. Geçmişte yaptıklarımı ve gelecekte yapacaklarımı sık sık düşündüğüm bir dönemde My Way'e denk gelmiş oldum.

"Regrets, I've had a few
But then again, too few to mention"

Kendi pişmanlıklarım hakkında "bahsetmek için çok az sayıdalar" diyemiyorum. Geçmişte korkakça veya onursuzca veya aptalca şekillerde yaptığım (veya yapmaktan kaçındığım) şeyler sık sık aklıma geliyor. Ama bugün şu an geldiğim noktada onları hatırlamak bana acı vermiyor. Çünkü onları kendi şeklimde yaptım/yapmadım. Ne eksik, ne de fazla. Esas olan, hatalardan ders çıkarabilmek ve olmak istediğim insana yakışan şeyleri yapmaya gayret etmek.



Melek figürü fotoğrafları (Ocak 2023)

 





Monday, January 2, 2023

Özgüven: Gerekli Bir Yetenek

Bu yazımda özgüven ve kendini pazarlama yeteneğinin iş hayatında (ve hayatın geri kalanında) neden önemli olduğundan, kendi hayatımdan örneklerle bahsedeceğim. İşinizde teknik olarak ne kadar iyi olursanız olun, kendinizi değerli hissedemiyor ve işinizi insanlara sunamıyorsanız işinizde hak ettiğiniz noktaya gelmeniz çok zor.

Bugün LinkedIn'de bir yazı okudum. Oyun sektöründe hiç tecrübesi olmayan veya çok az tecrübesi olan insanların bir şekilde platform bulup konuşmalar yaptığından, tavsiye gönderileri yayınladığından, bazen insanları yanlış yönlendirdiğinden şikayet ediyordu. Bu katıldığım bir şikayet. Dünya, özgüvene ve kendini pazarlama yeteneğine sahip insanların görünür olduğu bir gölge oyunu. Bu oyunun (başka bir deyişle, toplumun) parçası olmak için bu yeteneklere sahip olmak gerekiyor.

Özgüveninizin olmaması, kendinize değer vermemeniz sizi utanacağınız durumlara düşürebilir. İçine düştüğünüz utanç verici durum da sizin özgüveninizi daha zedeler. Bu bir girdap; kırılması gereken bir döngü.

Üniversitedeyken ilk stajımı yapacağım zaman büyük bir yere başvurmamıştım. Şimdiki aklım o dönemde olsa TaleWorlds'e veya başka bir büyük oyun firmasına başvururdum. Kendimi Taleworlds için yeterli hissetmiyordum, halbuki o dönemde benim programlamasını yaptığım, bitmiş, bakanlık destekli bir ticari oyun bile vardı (o oyun bazı nedenler yüzünden piyasaya çıkamadı, o ayrı bir konu). Belki mülakatlarını geçemezdim ama en azından bunu denemem gerekiyordu. Onun yerine, okulun bana bulduğu, maaşlı mühendislerin bütün gün futbol maçı izlediği, sorduğum teknik sorulara mantıklı yanıt veremedikleri bir yerde staj yaptım. Bu beni daha da değersiz hissettirdi. (İkinci stajımı ise sonra maaşlı olarak çalışacağım güzel bir yerde yaptım, ona ayrı bir not düşeyim).

Kendimi ve yaptığım ürünü pazarlayamamakla da ilgili yine üniversite yıllarından bir anım var. İlk bitirme projem "3 bilinmeyenli, bulanık sayılı denklemlerin çözümü" gibi bir konuya sahipti. Danışman hocamın matematiksel çözümünü MATLAB'a uyarlama ve görselleştirme projesiydi. Bitirme projesinin gereksinimlerini tamamen kodlayabildiğimi düşünüyorum ama projenin sunumunu çok kötü yapmıştım. Heyecanlanmıştım, zaten ben konuşmakta genel olarak zorluk yaşıyorum. Yaptıklarımdan "yaptım" diye değil, "yapıldı" diye edilgen bir dille bahsetmiştim, akademiye uygun olacağını düşünüp.

Sunumu yaptığım hoca sinirle "Peki sen bu bize anlattığın şey nasıl çalışıyor, hiç mi merak etmedin?" diye sormuştu. Sunumu o kadar kötü yapmıştım ki, sanki benim kodunu yazdığım bir ödev gibi değil, MATLAB'la gelen bir özelliği bitirme projesi gibi sunmuşum gibi gözükmüşüm. Bir ara o sunumda gösterdiklerimi benim yapıp yapmadığım tartışıldı, danışman hocam da bu konuda beni savunmak zorunda kaldı. Sonra galiba B almıştım.

Aşırı mütevazı olmanın başka bir kötü yanı da sürekli splaining'e ("bilgiçlik" diye mi çevirsem?) maruz kalmanız. "Kardeş eğer İngilizcen varsa sana Unreal'ın şu dökümanlarını öneririm" diye, Google'a girildiğinde ilk çıkan, resmi tutorial'ları benimle paylaşan birisini görmüştüm (o gönderide ben insanlardan tutorial talep etmemiştim bu arada). Veya bir oyuna pre-rendered sinematik ekleyince oyunun dosya boyutunun artacağı kadar basit bir detayı bilmediğimi düşündükleri için beni uyaranlar da çıkıyordu. Bu sinir bozucu. Dışarıya karşı özgüveninizi göstermediğiniz zaman basit şeyleri düşünecek zekâsı olmayan veya o işe henüz yeni başlamış birisi gibi gözükebiliyorsunuz.

Peki kendinizi daha özgüvenli hissetmeniz için ne yapabilirsiniz? "Daha özgüvenli olun" gibi boş bir tavsiye vermeyeceğim. Onun yerine, sizi değersiz hissettiren insanlardan uzaklaşmanızı tavsiye ederim. Arkadaşınız/sevgiliniz size kaba davranıyorsa, saygı göstermiyorsa, küçük görüyorsa zaten ilişkiyi kesmek gerekir. Bir de, konuyla doğrudan alakası yok, ama genellikle boş muhabbetin döndüğü arkadaş gruplarından da çıkmanızı tavsiye ederim. "İnsan, en çok vakit geçirdiği 5 kişinin ortalamasıdır" sözüne kulak vermek gerek; saygı duyacağınız insanlarla yakınlık kurmanız kendinize olan saygınızı da artıracaktır.

Sözün özü, özgüven sahibi olmak, kendinize verebileceğiniz en iyi hediyelerden birisidir. Özgüven sayesinde hak ettiğiniz yere varabilirsiniz hayatta.

Sunday, January 1, 2023

Yılbaşı Ağacı ve Botanik Parkı Fotoğrafları (2023)

Bu gönderide dün ve bugün çektiğim fotoğrafları paylaşacağım. Dün evde yılbaşı ağacı kurmuştuk, bugün de Ankara'da sevdiğim yerlerden birisi olan Botanik Parkı'na gittim.

Nikon D5000'le çektim. Bu makineyi ~13 yıl önce almıştım, hâlen severek kullanıyorum. Makineyle fotoğraf çekmeyi telefonla resim çekmekten daha çok seviyorum.



 
Bu sonuncu ağaç fotoğrafını da kızılaltı filtreyle çektim. İstediğim büyülü, hayaletsi havayı veremedim ama yine de paylaşmak istedim.
 










Saturday, December 10, 2022

Unity portfolyosu hazırlarken dikkat edilmesi gerekenler

Bu yazıda özellikle iş başvurusunda bulunan Unity'cilere açık kaynak kodlu portfolyo veya test case hazırlamakla ilgili tavsiyelerimi vereceğim.

* GitHub'dan indirilen bir projenin syntax hatası falan olmadan derlenebilmesi gerek. Size çok bariz bir tavsiye gibi gözükebilir ama projenin çalışabilmesi için benim syntax hatalarını kendim düzeltmem gerektiği başvurular olmuştu. Projenizin derlenemeyen bir halini halka açık bir yere commit'li bırakmamanızı öneririm, zira bu kötü bir izlenim bırakıyor bence.

* .max, .blend gibi, Unity projenizde çalışabilmesi için özel programlar gerektiren dosya formatlarını kullanmaktan kaçının. .fbx iyidir.

* Library gibi klasörlerin ne GitHub'da, ne de sizin test case olarak yolladığınız .zip'in içinde olması gerek. Library çok fazla yer kaplıyor, bu klasörün içeriğinin kodu okuyan kişinin bilgisayarında yaratılması lazım. Eğer projeniz Library klasörüne ihtiyaç duyuyorsa bir şeyi yanlış yapmışsınız demektir. Git için araştırmanız gereken kelime "gitignore".

* Eğer projeyi mail'le yollayacaksanız .rar veya .7z gibi standard dışı formatlardan kaçınmanızı tavsiye ederim. Zira kodu inceleyecek kişinin bilgisayarında o dosyayı açacak program bulunmayabilir. .zip iyidir.

* Değişken, fonksiyon vesaire isimlerinin sadece İngilizce olmasını öneririm. Belki yorumların da İngilizce olması gerekebilir ama bu konuda net bir fikrim yok.

* Portfolyo kavramıyla ilgili genel fikrim az sayıda kaliteli projenin, çok sayıda eksik/hatalı projeden çok daha iyi gözüktüğü. Bazen Az > Çok.

* Halka açık veya bir firmaya gönderdiğiniz projede Asset Store'da parayla satılan bir asset'in olması bence kötü gözüküyor. (Bu yasal değil zaten)

Sunday, December 4, 2022

Wednesday dizisi hakkındaki görüşlerim

 

Wednesday Addams benim kendime yakın gördüğüm ve sevdiğim bir karakter. 23 Kasım'da Netflix'te gösterime girmiş olan bu diziyi kesinlikle izlemem gerekiyordu, bugün bitirdim ve düşüncelerimi yazacağım (dizi eleştirmeni falan değilim elbette, kişisel görüşlerim olacak).

Başta başroldeki Jenna Ortega'nınki olmak üzere dizinin oyunculuğu mükemmel olmuş. Özellikle Goo Goo Muck eşliğindeki dans çok iyi bir performans, internet dünyası da benim gibi düşünüyor olmalı ki bu aralar Facebook'ta dolaşırken gördüğüm her 7 gönderiden birisi falan bu dans sahnesi. Wednesday'in oda arkadaşı Enid'i canlandıran Emma Myers'ı ileride The Sandman'de Delirium'u canlandırırken görmeyi çok isterim. 1991 ve 1993 yıllarındaki filmlerde Wednesday'i canlandıran Christina Ricci'yi bu dizide görmek de sevindiriciydi.

Dizinin senaryosunu sürükleyici ve eğlenceli buldum. Her bölüm bittiğinde kendimi bir sonraki bölümde neler olacağını merak ederken buldum. Wednesday gibi bir karakterin diyaloglarını hakkını vererek yazmak zor bir iş, bunu başarmışlar.

Diziyi izlemeden önceki beklentim dizinin filmlerdeki gibi çoğunlukla komedi odaklı olmasıydı. Dizide gerilim/korku öğeleri de barınıyor, her ne kadar beni rahatsız etmemiş (hatta hoşuma gitmiş) olsa da bu açıdan diziyi filmleri sevmiş herkese tavsiye edemem.

Antagonist yaratığın CGI'ını sevemedim. Tim Burton o karakterin özellikle mi o şekilde olmasını istemiş, anlayamadım, ama o yaratık ikna edici gözükmüyordu, CGI'lı başka karakterlerin aksine.

Wednesday'in bilinen karakterinin dışına çıkması eleştirilmiş, mesela Enid'le arkadaş haline gelmesi ve bir karakterle aralarında romantizmin başlaması. Bunları ben karakter gelişimi olarak görüyorum, bir de bu şeyler zaten Addams Family Values'ta da yok muydu?

Sonuç olarak, Wednesday dizisini çok beğendim ve ikinci sezoununu merakla bekliyorum.



Wednesday, November 30, 2022

30 Kasım 2022 Dondurması

Bugünün Kasım'ın son günü olması şerefine bir dondurma yedim ve şimdi bu blog gönderisini yazıyorum.

Bu aralar canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Ekim'in başında yaptığım Ten Seconds A Demon'dan sonra işim dışında oyun yapımıyla ilgili hiçbir şey yapmadım, yapmak istemedim.

Gönderi bu kadar.

 

Wednesday, November 16, 2022

Eş dostla indie oyunu yapmak

Bugün buraya yazmak istediğim konu, yakın arkadaşlarla ortak olup indie oyun yapma süreçleri. Bugün Twitter'da gördüğüm iki flood (https://twitter.com/EmreBugday11/status/1592659165511811073 https://twitter.com/adrenomicon/status/1592838844189413378) bana bu yazıyı yazmam konusunda ilham verdi. Bu söylediklerim indie oyun yapımıyla ilgili olsa da diğer girişimcilik çalışmaları için de geçerli olacağını düşünüyorum.

Yakın arkadaşlarla, eş/sevgiliyle beraber uzun soluklu bir projede çalışırken yaşayacağınız sorunlardan birisi bazı konularda karar birliğine varmanın zorluğu. Eğer belli konularda son kararı verecek rolde bir ekip üyesi yoksa karar alma aşamasında çıkmaza girmeniz muhtemel. Veya herkesi memnun edebilmek için herkesin istediğini projeye eklemeye çalışmak. Projede çalışan yakın arkadaşlarınız, eşiniz/sevgiliniz arasında bir karar hiyerarşisi bulunması çok sevimli bir durum değil ama bir projenin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için gerekli olduğunu düşünüyorum. Ekipteki herkesin gönlünü hoş tutmak adına, projeye dair tüm isteklerini kabul etmeye çalışmak da ortaya çıkan ürünü olumsuz bir şekilde etkileyebilir. Ürünü önceden belirlenen vizyondan çok uzaklaştırabilir, tutarsızlıklara sebebiyet verebilir.

Burada karar verici kişinin ekipteki diğer üyelerin uzmanlıklarına kesinlikle saygı göstermesi de ayrıca önemli bir nokta. Karar vericinin kendisinin uzman olmadığı bir alanda, uzman arkadaşının tekniğine karışması kötü bir işin ortaya çıkmasına neden olacağı gibi, bir de arkadaşın motivasyonunun kaybolmasına neden olacaktır.

Eğer ekipte tek bir son karar verici olmayacaksa, en azından hangi konularda kimin kararları vereceğinin net bir şekilde belirlenmesi gerek.

Oyunlar eğlence odaklı ürünler olsa da oyun üretmek her zaman eğlenceli bir süreç olarak ilerlemiyor. Yakın arkadaşlarınızla oyun yaptığınızda aranızda kavgalar çıkabilir, buna hazır olmanız lazım. Bunu şahsen geçmişte tecrübe ettim ama arkadaşımla aramızdaki bağ, aramızın tekrar düzelebileceği kadar güçlüydü.

Ama kavga etmekten daha kötü bir şey söyleyeyim: Kavga edememek. Arkadaşınızı kırmamak adına arkadaşınızın yapması gerektiği halde yapmadığı, yapmaması gerektiği halde yaptığı şeyleri ona söyleyemediğiniz zaman bu sorun projenin ortasında kalıyor. Konuşulmamış sorunlar ileride başka şekillerde patlıyor.

Biraz konudan sapacağım ama hiç tanımadığınız kişilerle ortak olma konusuna da değineyim. Bir işte birisiyle ortak olmak evlilik gibi bir mesele. Nasıl iki gün önce varlığından haberdar olduğunuz bir insanla bugün evlenmezseniz (umarım böyle bir şey yapmazsınız), aynı şekilde varlığından iki gün önce haberdar olduğunuz birisiyle iş kurmak da sakıncalı. Daha önce hiçbir iletişimim olmayan birisi bana ortaklık teklif ettiğinde (geçmişte birkaç kez oldu) ben bunu o kişinin iş dünyasını yeterince tanımadığıyla ilgili kırmızı bir bayrak olarak görüyorum. Instagram'da gördüğünüz birisine iki dakika sonra evlilik teklif etmek gibi absürt bir durum.

Benim tavsiyem, eğer bir ekip olarak uzun soluklu bir projeye girişecekseniz ilk önce beraber bir game jam'e girmeniz, gerçek bir deadline'ın varlığında jam oyunu yapmaya çalışmanız. Birbirinizle uyumunuzu, kimyanızı bu şekilde önceden az da olsa deneyimleyebilirsiniz.

Ekip halinde oyun yaparken ihtiyaç duyduğunuz tek yetenek teknik/sanatsal yetenekler değil, aynı zamanda da insan ilişkilerine dair yetenek.

Thursday, April 14, 2022

Ludum Dare 50'den gözüme çarpan oyunlar (1)

Bu yazımda çok ünlü bir oyun yapma etkinliği Ludum Dare'den ve geçen haftalarda düzenlenmiş olan 50'inci etkinliği kapsamında üretilmiş, ilgimi çekmiş oyunlardan bahsedeceğim.


Öncelikle Ludum Dare nedir?

Ludum Dare yılda 2 kere düzenlenen, katıldığınız kategoriye göre 48 veya 72 saat süren bir oyun yapma etkinliği, maddi bir ödülü olmayan bir yarışma. Compo kategorisinde oyunun her şeyini sizin 48 saat için yapmanız ve oyunun kaynak kodunu açmanız bekleniyor. Jam kategorisinde 72 saatiniz var ve takım olarak çalışmanız serbest. Benim gibi oyun yapmayı seven insanlar tarafından yüksek bir katılım görüyor.

Bir de bu 50'nci etkinlikle beraber Extra kategorisi de çıktı, oyununuzu yapmanız için çok daha uzun bir süreniz var, oyununuz bu kategoride bir yarışmaya girmiyor.

Her etkinlik öncesinde katılımcılar tarafından temalar oylanıyor. En çok oy veren tema etkinliğin başında duyuruluyor.

LD50'ye Cursed Unicorn isimli bir oyunla Compo kategorisinde katıldım ama yazının konusu bu değil.

İlgimi çeken oyunlar

Ludum Dare'nin özelliklerinden birisi sizin oyununuzun görünür olması için başka oyunlara da oy vermenizin, yorum yapmanızın, haliyle bu oyunları incelemenizin gerekliliği. LD50'de çok sayıda oyunu oynadım, en ilginç gördüklerimi sıralayacağım.

LD50'nin teması "Kaçınılmaz olanı ertele" oldu. Haliyle oyunlardan bazıları ölümün kaçınılmazlığıyla alakalıydı. Bazıları yine ölümün kaçınılmaz olduğu, günümüzün popüler PC oyunu Vampire Survivors'tan esinleniyordu (benimkisi dahil). Hatta bizim katılımcılar olarak bu temaya oy vermemizin nedeninin Vampire Survivors benzeri oyunlar yapmak için bahane üretmek olduğunu düşünmüyor değilim :)

Beyond The Veil

LD50'deki favori oyunum sanırım Beyond the Veil. Hikayesiyle, müzikleriyle, seslendirmesiyle, görselliğiyle beni çok etkiledi.

Zalim bir krallık için savaşmış bir şövalye olarak bir gece ansızın Ölüm'le karşılaşıyorsunuz. Hayatınızın sonuna gelmişsiniz. Pazarlık ediyorsunuz, daha önceden Ölüm'ü kandırmış başka bir askeri öldürebileceğinizi söylüyorsunuz ve Ölüm bunu kabul ediyor. Oyunun hikayesi sizin geçmişte bu zalim krallığa hizmet ederek işlediğiniz suçların kefareti üzerine kurulu.

Kart tabanlı oyunlar bana çok hitap etmez, Beyond the Veil'ın oyun kısmı başladığında da oyunun geri kalanını sevmeyeceğimi düşünmüştüm. Yanılmışım, çok keyif alarak oynadım.

Oyundaki Ölüm dışındaki karakterlerin isimleri Knight, Queen, Bishop ve Rook. Oradan da beni yakaladı.

Görsel tarzı ve konusuyla ilgimi çeken bir oyun oldu We Need To Talk.

Oyunda kız arkadaşımız bizimle önemli bir konu hakkında konuşmak istediğini söylüyor. Amacımız konuyu mümkün olduğunca değiştirmek. Asıl konuyu değiştirmek için ortaya atabileceğimiz konular yön tuşları kombinasyonlarıyla altta çıkıyor, bu kombinasyonları tekrarlayıp kız arkadaşımızın konuşmak istediği konuyu erteliyoruz.

Basit bir mekaniğe sahip, keyifli bir oyun. Oyunun kaçınılmaz sonu da eğlenceli.

Elephant In The Room

Odanın içinde, tam da masanın üstünde bir fil var ve sizin amacınız masadakilerin fili fark etmesini engellemek. Konuyu değiştirmek için metin kutusuna bir şeyler yazıyorsunuz ve masadakiler bu konu hakkında konuşuyor.

Oyunu ilginç kılan öğe, sizin gerçekten de yazdığınız konuyla ilgili bir şeyler söyleniyor olması. Yapımcının bunu nasıl başardığını öğrenince büyüsü benim için biraz bozuldu ama sizin bu oyunu bir denemenizi tavsiye ederim.

 

İlgimi çeken birkaç oyun daha oldu, onlara bir sonraki blog yazımda değinmeyi düşünüyorum. Şimdilik sağlıcakla kalın!

 

Sunday, March 20, 2022

Bilinç 2.0

Uzun süredir hikaye yazmıyordum. Bu sefer bir bilimkurgu hikayesi ile karşınızdayım, amatör bir yazar olarak.

-----

 Ben hayatım boyunca bir internet bağımlısıydım. Ya da şöyle mi demeliyim, "Bir bedenim varken internet bağımlısıydım, şimdi de"?

Sonsuz ömür diye bir şey yoktur. Sosyal medya platformları için de bu geçerli. Gençken müptelası olduğum bu platformlar teker teker kapandı. Sonsuz ömür diye bir şey yok, evet, ama yok olanın devamının gelmesi de daimi. "C0nsc" işte bu sosyal ağların devamı.

Sonsuz ömür bizlerin fani bedenleri için de yok. Ama teknoloji bizi inanılmaz noktalara taşıyabiliyor. Şu bulunduğumuz yıl için bu teknoloji size sıradan geliyor ama bilinci ölümlü insan bedeninden ayırıp internete bağlamak imkanı ilk ortaya çıktığı zaman aklımızı yitirmiştik. İnsanların beyinlerinin bedenlerinden çıkarılıp, işlevlerinin devamını sağlayacak küvezlerde saklanması, ve en önemlisi, internete bağlanması fikri çılgıncaydı. Ve C0nsc bunu gerçekleştirdi. Bedenleri iflas etmeye yaklaşan millennial'lar ve Z nesli olarak çoğumuz bu teknolojiye tüm -kısıtlı- maddi birikimimizi yatırdık. Geri kalan da ölümün belirsizliğini beklemeyi tercih etti, şu an onları bu kararından dolayı eleştiremiyorum.

Bildiğiniz gibi C0nsc, beyinleri ağa bağlanmış bilinçlerden oluşmuyor sadece. Bilinçleri halen bedenlerine bağlı insanlar da telefonlarından ve tabletlerinden sisteme dahil olabiliyor, tıpkı eski zamanların sosyal ağları gibi. C0nsc'ta çeşitli gruplar var, "yüklenmişler" ve "bedenliler" olarak C0nsc sistemine girişi izin verilen herkes birbirleriyle bu gruplarda fikir alışverişinde bulunabiliyor.

Bedenim varken bir sanatçıydım. Tablette çizimler yapardım. Halen bir sanatçıyım. Bilincim sisteme yüklendikten sonra ellere, tabletlere ihtiyacım kalmadı. Bilincimin yarattığı her şey piksellere dökülüyordu. Bunun verdiği özgürlüğü düşünsenize! Biz yüklenmişlerin yarattığı eserlere herkes bayılıyordu. Bilinçlere huzur aşılayan çalışmalarım olurdu.

Her şey kulağa ütopik geliyor, değil mi? Ama her ütopyanın kaderi bir distopyaya dönüşmektir.

Zamanla bedenliler ile yüklenmişler olarak kutuplaşmaya başladık. Kelimenin gerçek anlamıyla farklı dünyalarda yaşıyorduk. Gruplardaki konuşmaların büyük bir çoğunluğu bu iki kutup arasındaki kavgalara dönmüştü.

Gerçek dünyada algıladığım şeyleri C0nsc'ta algılamam mümkündü. Buzlu bir kahvenin tadını, taze çimen kokusunu, vesaire... Ama bunların gerçek olmadığını biliyordum, asla gerçeğin yerini tutamıyorlardı.

C0nsc içerisinde akıl sağlığımı yitirmem uzun sürmedi. Belki küvezdeki beynimin içindeki kimya tamamen bozulmuştu, bilmiyorum. Bildiğim, bunun tedavisini alamadığım. Bilincimin ürettiği sanatsal eserlere yansıdı bu. Artık çalışmalarım huzur vermiyordu, kimyası altüst olmuş beynimin huzursuzluğunu ve öfkesini yansıtan vahşet tabloları çıkıyordu bilincimden. Bunu da beğenenler vardı elbette, benim gibi başka huzursuz ruhlar.

Bir gün bir tartışma grubunda bir bedenliyle münakaşaya girdim. Konu 2034 yılında dijital platformlarda çıkan bir süperkahraman filmindeki cinsiyetçilikti. Öfke kontrolünü koruyamadım ve karşımdaki bedenliye ağza alınmayacak küfürler ettim. Tartışmada ben haklıydım. Ama ettiğim küfürler benim C0nsc'tan süresiz olarak atılmama neden oldu. Bilincim kapatılmadı ama başka bilinçlerle iletişime geçme imkanım elimden alındı. Zifiri karanlıkta yalnız kalmak mı daha kötü; yoksa okuduklarımla, gördüklerimle hiçbir şekilde etkileşime geçemeden salt bir izleyici olmak mı, bilmiyorum.

Şu an sadece yok oluşu bekliyorum. Ve devam etmemeyi.

Tuesday, November 30, 2021

Kasım'ın son günü, 2021

 

Yılda bir-iki kere (çoğunlukla 30 Kasım'larda) gönderi yayınladığım, terk edilmiş blog sayfama hoş geldiniz. Artık ne zaman uzun bir yazıyla kendimi ifade etmek istersem Facebook'a, LinkedIn'e falan yazdığım için blog sayfasının pek bir amacı kalmadı. Yine de kendimi yılın her 30 Kasım'ı buraya gönderi yazmak, hatta bir de dondurma yemek zorundaymış gibi hissediyorum.

 Bugün bir tane Magnum yedim. Fotoğrafı çok güzel çıkmadı ama olsun.

Bu yıl Ağustos'ta indie geliştiriciliği bıraktım. Artık senior oyun programcısı olarak Gambol Games'te çalışıyorum. Hayatımdan memnunum. Yine sevdiğim bir işi, oyun yapıyorum ve indie'liğin getirdiği maddi kaygılardan da kurtuldum.

Aslan Game Studio zamanında bazı şeyleri doğru, bazılarını da yanlış yaptım. Pawn of the Dead bu yanlışlardan biriydi, belki de en büyüğü. Niche bir kitleye (satranç severlere) oyun yapmak her zaman yanlış bir hareket değil ama bu niche kitlenin çok ilgilenmeyeceği bir oyun (satranç varyasyonu) yapmak hata. Görseller için çok yüksek bir bütçe olmadan, gerçekçi gözükmeye çalışan 3D oyun yapıp piyasadaki diğer oyunlarla rekabet etmeye çalışmak da bir hata. Pawn of the Dead yerine ticari bir korku oyununa (Clown House 2?) zamanımı ve bütçemi ayırsaydım başarılı bir stüdyo yönetmiş olabilirdim belki.

Ama artık mutsuz değilim.

Friday, January 15, 2021

Leverage hakkındaki görüşlerim


 

 

 Bugün sevdiğim bir dizi olan Leverage hakkında konuşmak istiyorum.

 
Ablam bir gün Ankara'dayken "Leverage diye bir dizinin ilk bölümünü izledim, zekice yazılmış bir dizi, sen belki seversin" diyerek bu diziyi önerdi. Beraber izledik ve gerçekten de çok sevdim. Sonra dizinin geri kalan bölümlerini de izledik.

“Sometimes, bad guys make the best good guys.”

Konusu şu: Nathan Ford isimli dahi bir adam ("mastermind" diyeyim), suçlulardan oluşan bir ekibi yöneterek, zor durumda kalmış insanlara yardım ediyor. Genellikle çok güçlü bir insan/şirket bu yardıma ihtiyacı olan insanlara kötülük yapmış oluyor, Leverage ekibi de bu kötülük yapanlardan intikam alıyor. Ekip; yakın dövüş uzmanı ("hitter" diye geçiyor), hacker, hırsız ve dolandırıcıdan oluşuyor.

Dizi 5 sezondan oluşuyor ama her bölümün kendi hikayesi var. Denemek için ilk bölümünü/bölümlerini izlemenizi bu yüzden tavsiye edebilirim, her ne kadar ana olaylar ve karakterler dizi boyunca zamanla gelişse de sadece ilk bölümünü izleseniz bile keyif alabileceğiniz bir dizi. İlk bölümde bu ekibin nasıl birbiriyle tanıştığı anlatılıyor, heyecanlı bir bölüm.

IMDb'de türü "Suç, gizem, gerilim" olarak geçse de dizinin güçlü bir mizahi bir yanı da var. Bu konuda çok spoiler vermek istemiyorum.

Her karakterin güçlü ve zayıf olduğu yanları var. Mesela ekibin hırsızı Parker çok yetenekli bir hırsız ama normal bir insan olmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyor. Dövüş uzmanı Eliot inanılmaz iyi bir dövüşçü ama teknolojiden hiç anlamıyor.

Şimdi dizinin yapımcıları Leverage 2.0 üzerinde çalışıyor, umarım o da güzel olur.

Benim için neden kıymetli? Çünkü izlerken keyif aldım, karakterlerini çok sevdim. Bir dahinin bir ekibi yönettiği zekice bir diziyi yazmak zor bir iş, senaristleri ayrıca tebrik etmek gerekiyor.

Monday, November 30, 2020

Kasım'ın Son Günü, 2020

 

Tam bir yıl aradan sonra yine bir 30 Kasım günü karşınızdayım.

Bu blog yılda sadece bir kere, yılın belli bir günü içimi döktüğüm bir yer haline geldi, farkındayım. Blog yazma alışkanlığımı kaybettim, artık her şeyi Facebook ve LinkedIn'e yazıyorum. 

Bu Kasım'ın son günü dondurma yemeyeceğim, bugün midemi zorlamak istemiyorum. Zaten bu çok gerekli bir gelenek değil bence.

Bu blog yazısında son blog yazımdan beri neler yaptım, hayatımda neler değişti, madde madde onlara değineceğim.

 

 

 

 

 

Hayatımda neler değişti?

Corona virüsü herkes gibi benim de hayatımı değiştirdi. Hepimizin sahip olduğu endişelere sahibim ama bu yazıda bunlardan bahsetmek istemiyorum. Başka şeylerden bahsedeceğim.

* Çalıştığım firmadaki işim yarı zamanlıdan çeyrek zamanlıya düştü. Ayda 10 gün falan çalışıyorum, her gün de yarım gün. Geri kalan vakti kendi projelerime ayırıyorum. 


* Pawn of the Dead'de 2020 boyunca bu sayede epey yol katettim. Çoğunlukla oyunun sinematikli hikaye modu üzerinde çalıştık.

 

Bir noktada oyunu sinematiksiz bir şekilde piyasaya çıkarmayı düşündüm, sinematikler oyunun tahmini satış rakamına nazaran çok maliyetli olacaktı. Ama oyunun hikayesini daha az maliyetli anlatmanın bir yolunu buldum: Hikayenin önemli bir kısmını yazıyla bölüm başlarında anlatmak. Böyle olunca bile oyun yine beklediğim gelirin çok üstünde maliyete geldi. Ama oyunu early-access'e "Oyunda sinematikler de gelecek" diye bir söz vererek çıkarmış olunca basit bir şekilde "Sinematik yapamadık, lol" demek itibarıma, güvenilirliğime zarar verirdi. Ama daha da önemlisi bu benim tutku projem. Anlatmak istediğim, fantastik kurgu türünde bir hikaye var.

Şu an sinematiklerde geriye kralların Türkçe seslendirmesi ve birkaç animasyon düzeltmesi kaldı. Ama oyunun yapay zekasını da elden geçirmem ve senaryo modunun bölümlerini bu yeni yapay zekaya göre baştan hazırlamam gerekecek. Oyunun çıkışı muhtemelen 2021'ye sarkacak ama oyunun mümkün olduğunca tam bir ürün olarak piyasaya çıkmasını istiyorum. Çok uzun bir süre bu oyunla uğraştım, aceleye getirip emeğimi boşa çıkarmak istemiyorum.

Bilgisayar versiyonu çıktıktan sonra iOS'a da çıkartacağım. O zaman daha çok ilgi göreceğini düşünüyorum.

* Eskiden evde hiç çalışamazdım, psikolojik olarak hep bir ofis alanına ihtiyaç duyardım. Corona boyunca evden çalışmam gerektiği için bir şekilde evde çalışmaya alıştım, artık mümkün olduğunca evden çalışacağım. Bu sırada evdeki eski bilgisayarı da yenilemem gerekti, evde artık güçlü bir bilgisayarım var.

 

 

* Bu yıl berbere gitmedim, saçımı uzattım. Eskiden saç uzatmaya çalıştığımda bonusa dönüyordum ama şimdi saçımın yan taraflarını makasla kesip geri kalan tarafları uzatmaya başladım. Bunu ne kadar sürdüreceğim, bilmiyorum.


 

* Birkaç tane jam oyununun ekibinde yer aldım. Robohood mesela, bu oyun sayesinde yakın bir arkadaş edinmiş oldum. POKKO sayesinde de yeni arkadaşlar edindim, ayrıca Ludum Dare'de binlerce oyun arasından bir kategoride ilk 100'e giren ve Overall'da ilk 100'e yaklaşan bir oyun üzerinde çalışmış oldum.
 

* Ankara'da eskiden sık sık görüştüğüm arkadaşlarımı ve Kuymak'ı çok özledim. Umarım salgın biter de onları tekrar görürüm. Videolu arama yapıyorum arkadaşlarımla, ama beraber olmanın yerini tutmuyor.

* Dışarıdan pizza ve hamburger söylemeyi bıraktım. Bu sayede epey kilo verdim, gittikçe daha da kilo veriyorum.

* Pawn of the Dead bitince korku oyunlarına geri dönmeyi planlıyorum. Unreal Engine'i öğrenmek için birkaç basit, ücretsiz oyun yaptıktan sonra daha büyük projelere başlayacağım.