Monday, February 17, 2014

Kedi


"Is there anybody going to listen to my story all about a cat who came to stay?" 


Bu blog yazımda Kedi'den bahsedeceğim. Evet, kedinin adını Kedi koydum. Odamda kaldığı süredeki ve sonrasındaki maceralarımızı, sonra Kedi'nin artık neden benden kaçtığını anlatacağım.

Bilmeyenler için kendimle ilgili önbilgi vereyim. Kedileri çok severim. Ailemle birlikte yaşadığım ve ailem evde kedi beslememe sıcak bakmadığı için anca sokaktaki hayvanları beslemekle yetiniyorum (genelde. bir hafta yetinmedim.). Evimiz, apartmanın giriş katında olduğu için bazen cama kediler geliyor. Hatta cam açıksa ve sineklik de yoksa içeri girebiliyorlar.

2013'ün son haftaları Ankara'da bir hayli soğuk geçti. Arada bir benim odamın camına dişi bir kedi çıkıyor, miyavlayıp duruyordu. Camın önüne bir kedi çıktığında, ben perdeyi çeker çekmez kaçar normalde. Bu kaçmıyordu. Odamın penceresinin önündeki sinekliğe tırmanıyor, bariz bir şekilde içeri girmek istiyordu.

Annemin şehirdışında olduğu bir dönem, kedi tekrar geldiğinde artık dayanamayıp onu içeri aldım. Yapılmaması gereken bir şeymiş bu, çünkü önce kedinin parazit taşımadığından emin olunması lazımmış. Her neyse, kedi içeri girdi, ev kedisi moduna girmesi çok uzun sürmedi.


Odamın içinde gayet rahat rahat dolaşıyor, yatağıma uzanıp "bisküvi yoğuruyordu" (bu hamur yoğurma gibi şeyi yapmalarının bir nedeni, kokularını bırakıp o yeri sahiplenmekmiş). Arada bir sırt üstü yatıp onunla ilgilenmemi istiyordu, ben de onun karnını okşuyordum, o da hafifçe elimi ısırıyordu. Yemesi için yere yemek koyduğumda, yemeğe başlamadan önce etrafımda dolanıp bana sürtünüyordu, galiba bu onun teşekkür etme yoluydu. Arada bir dışarı çıkmak için miyavlıyordu, dışarı çıkıp bir süre sonra geri geliyordu. Herhalde tuvaletini de dışarıdayken yapıyordu, çünkü odamı hiç kirletmedi. Ben bilgisayar başında kod yazarken habire kendisini okşamam için miyavladığı için dikkatim dağılıp dursa da, kedinin varlığından mutluydum. Hayvancağız okşamam için karnını açıyordu bana, bir daha ne zaman bir kedinin güvenini bu kadar çok kazanacaktım ki?

Kediyi eve aldıktan birkaç gün sonra; babam, yatağımın üstünde uyuyan kediyi fark etti. "Kedi uyandıktan sonra onu dışarı koy, evde kalamaz."

Birkaç gün boyunca kedi cama gelip miyavlamaya devam etti. Yemek ve suyunu dışarı koyuyordum, ama hava soğuktu, dışarı koyduğum karton kutu herhalde yetersizdi. İçeri alamadım. Miyavlamasını duymamak için evin uzak bir odasına gidiyordum, miyavlaması halen kulağıma ulaşıyordu.


"Cold never bothered me, anyway" diyen adamı bile bother edecek kadar soğuk bir Aralık akşamı, sıcak odamda, üzerinde kedi çizimleri olan kupamla kahve içiyordum (Lamagama'daki eski patronlarımın bana aldığı yılbaşı hediyesiydi). Benim kedi yine cama çıkmıştı, miyavlaması bir ağlamaya dönüşmüştü. Elimdeki kupaya baktım, bir de dışarısının ne kadar soğuk olduğunu yeniden düşündüm.

İki dakika sonra, salona gidip babama "Baba, üzgünüm, dayanamadım. Çok kötü ağlıyordu." diyecektim, babam da annem gelene kadar kediyi evde tutmama izin verecekti.

Kediye isim olarak "Kedi" verdim, çünkü şu ana kadar kendisinden hep bu şekilde bahsetmiştik. Kedi sadece bana değil, başka insanlara da güveniyordu. Dışarıdayken, bu ve yan apartmanın girişine gidip apartmana giren insanlardan da ilgi istiyordu. Kedi'yle ilgili iki teorim var. Birbiriyle çelişmiyorlar, ikisi de olabilir.

A) Kedi, bir ev kedisi(ydi). İlk sahibi onu dışarı attı. Veya "çok kişilikli" bir kedi. Onu evinde besleyen, ama birbirini tanımayan farklı insanlar var.
B) Bundan 1-2 yıl önce, apartmanın bodrumunda hamile bir kedi doğum yapmıştı. Ben ve birkaç insan daha, anne ve yavrularına yiyecek getiriyorduk. Yavruların renklerini aşağı yukarı hatırlıyorum. Bu gelen Kedi'yi ben birkaç kediyle birlikte görüyorum; bu 1-2 yıl önceki yavruların renkleriyle örtüşüyorlar (renkleri yanlış hatırlamıyorsam tabii). Yani Kedi, bodrumda beslenilen yavrulardan birisi. İnsanlar kendisine iyi davrandığı için bize güveniyor.

Neyse, maceralarımı anlatmaya devam edeyim.

Belki hoşuna gider diye, iPad'ime "Kediler için oyun"lardan birisini (fare yakalamaca) yükleyip, yatağımda uzanan Kedi'ye verdim. Onunla epey ilgilendi, ama sürekli Home tuşuna basıyordu. Epey bir oynadıktan sonra ben de iPad'de istemediğim bir değişiklik yapamasın diye elinden aldım. Kedi bu sefer de yorganımın altında fare aramaya başladı. Sessizlik içinde, yorganın üstüne pati atıp fareyi dışarı çıkarmaya çalışıyordu. Yorganı alıp açtım, farenin var olmadığını göstermek istedim. Şimdi de odanın içinde fareyi aramaya başladı. "Bari hayvana fiziksel bir şey vereyim de, boşu boşuna uğraşmasın" diye, Kinder'den çıkıp da daha çöpe atmadığım, yutamayacağı kadar büyük plastik bir oyuncağı "LİLİLİLİLİ!" diye gösterip , yakalaması için yakınına fırlattım. (Konudışı: Ben çocukken Kinder'den zekice, monte etmesi zor şeyler çıkardı. Son birkaç yılda tek parça figürler çıkıyor. Yeni nesil mi geri zekalaşıyor?) Plastik dinazora saldırdı, ama (doğal olarak) onu yiyemedi. Belki dişine zarar gelir diye o oyuncağı da aldım. Hiçbir zaman avlayamayacağı bir şeyi hayvana göstermek bana biraz zalimce geldi sonra. O iPad oyunundaki farenin gerçek olmadığını anlatabilseydim keşke.


Ayrılık

Annem gelmeden bir gün önce artık Kedi'yi dışarıda bırakmak zorunda kaldık. Odayı iyice bir temizledik. Yine cama defalarca çıktı, ama içeri alamadım. Bu arada, mama kabı ve kuru mama aldım, hiç olmazsa hayvancağızı iyi bir şekilde beslemek için.


Bir canı özlemenin en kötü şekli, onu sürekli görmek, ama yakınınıza alamamaktır.

Komik bir anıyı anlatayım. Bir gün ben evden çıkarken, Kedi apartmanın kapısında miyavlıyordu. Mamasını verdim, ama içeriye girmek istiyordu. Sonra evde bir şeyi unuttuğumu fark ettim, apartmanın kapısını açmam gerekti. İçeri benle girdi. Evin kapısını açınca hemen içeri fırladı. Üç kere onu yakalayıp tekrar dışarı çıkarmak zorunda kaldım. Onu her tuttuğumda o bana bağırıyordu, ben ona "Hayır, girme!" diye! Üçüncü yakalayışımda annemin uyuduğu odaya girmiş, uyuyan annemin üzerine atlamak üzereydi!

Aramız yine de o gün bozulmadı. Sonraki günlerde yine cama çıkmaya devam etti.

Benden korkmaya başlaması

Bir gün yine miyavladığını duydum. Uzun bir süredir mamasını vermemiştim. Dışarı çıktığımda yanında iki kedi daha vardı, onlar da bana miyavlıyordu (o hep birlikte gördüğüm kedilerden, belki kardeşleri). Üçü de bana güveniyordu, kısaca. "Ooh, tam cat lady oldum. Tabi 'lady' kısmı hariç" diye düşündüm. Mamalarını verdikten sonra siyah kedilerden birisi Kedi'ye vurmaya başladı. Aralarında mesafe varken aralarına ben girdim, o siyah kediye "Piişşşşt!" dedim.

Bütün kediler korktu, benimki de dahil! Sadece o agresif kedi uzaklaşsın diye özellikle aralarına girip onun yönüne doğru pişştlemiştim. Ama demekki anlamamış hayvanlar.

Kedi, bodrum katının penceresi olan boşlukta saklanıyordu. Yumuşak bir sesle onu çağırdım, gelmedi. Ben uzaklaştıktan sonra o boşluktan çıkıp kaçtı. Birkaç gün sonra onu yine gördüm, artık benden korkuyordu. Bir daha cama da gelmedi. Bazen karşı apartmandan miyavlamalar duyuyorum, karşıdaki insanlar, "Aa, bu kedi çok insan canlısı!" diye kediyi seviyor. Uzun bir süredir kimse kalbimi kırmamıştı.

Bir daha bana asla geri güveneceğini sanmıyorum. Eğer aynı evde yaşasaydık, "Bu canlı beni korkutalı aradan epey zaman geçti ve ben bu canlıyla birlikte yaşıyorum. Bana yiyecek vermeye devam ediyor. Ve zarar vermedi. Galiba kötü değil" derdi, ama bir sokak kedisinin güvenini tekrar kazanmak zor olacak.

Ne diyebilirim ki... Umarım doğru insanlara güvenir; Can Aksoy gibi kerhane sıçmığı varlıklar karşısına çıkmaz (Böyle varlıklara artık "orospu çocuğu" demek istemiyorum. Hayat kadınları ve çocukları, kendilerine bu şekilde hakaret edilmesini hak etmiyor). Ve biz insanlık olarak, bu sıradışı Kedi'nin bize duyduğu güveni haksız çıkarmayız.

Wednesday, February 12, 2014

Mad World!

GGJ 2014'te Aydın Atay ve Güray Emen ile birlikte yaptığımız oyunun biraz daha cilalanmış halini sizlere gururla sunarız! Oyun şu an masaüstünde (Windows, Linux, Mac), browser'da ve mobil cihazlarda (Android, Windows Phone 8, iOS) oynanabilir.

Oyun tamamiyle ücretsizdir.










Açıklama


 
"All around me are familiar faces..."

Bonnie çıldırdı! Etrafındaki herkesi kendisinin bir yansıması olarak görüyor! Etrafındaki tavşanların büyük bir kısmı Bonnie'nin düşmanı. Onlar Bonnie'ye ulaşmadan onları yok etmelisiniz.


Ama kendisine doğru koşan tavşan kalabalığının içinde dostları da var. Dostlarınıza dokunduğunuzda onları kurtarırsınız ve sağlığınız artar. Eğer bir dostunuzu vurursanız, ateş etmeniz geçici olarak engellenir.



Peki kim dost, kim düşman, nasıl bilebilirsiniz? Space bar'a (mobil için, sağ altta çıkacak "Clairvoyance" tuşuna) size tavşanların gerçek yüzünü gösterir. Ama bu esnada ateş edemez veya hareket edemezsiniz.

Yapımcılar

Çizim & animasyon: Güray Emen
Programlama: Aydın Atay & Ahmet Kamil Keleş

Müzik: Daniel Bautista (Flight of the Bumblebee cover'ı)

Uğurcan Orçun'a özel olarak teşekkür ederiz.

Oynama linkleri

Windows executable
Linux executable
Mac executable

Kongragate (buradan direkt olarak oyunu oynayabilirsiniz)

Google Play (Android için)
Windows Phone 8
iTunes (iOS)

Saturday, November 30, 2013

Kasım'ın son günü silsileleri


Blogu epeydir savsakladım. Hatta bu savsaklamanın suyunu çıkardım: Blogumu ne kadar savsakladığımla ilgili yazdığım bu yazı normalde 30 Kasım'da yayınlanacaktı, ama 4 Aralık'ta bitti. Savsakception.

Hoş, zaten Twitter ve Facebook'ta sürekli hayvan gibi bir şeyler paylaştığım için buranın eksikliğini çok hissetmiyorum. Bir de Twitter ilk çıktığında "Amaan, 140 karakterle kendimi ifade edebilseydim, blog açmazdım." demiştim, şimdi geldiğim noktaya bak (trivia: tırnak içine aldığım cümle 65 karaktermiş.)



Bu aralar ne yapıyorum? Shooting Star'la ilgilenmek dışında yaptığım çok bir şey yok. Eskiden "Kendi işimi kurduğumda freeware oyunlarım ve başka çalışmalarım için vakit bulacağım!" diyordum, öyle bir yanılmışım ki. İş yapmayla ilgili enerjimin çoğunu Robonomy'e, yeni oyunumuza ve kendimi teknik anlamda geliştirmeye ayırıyorum. Geçen yıl Self için "2012'nin sonunda bitirmeyi bekliyorum!" demiştim, komik bir duruma düştüm. Self'le adam gibi ilgilenemiyorum artık. Hoş; Lamagama'yla yollarımın ayrılması ve Shooting Star'a ortak olmam arasındaki zaman diliminde epey bir boş vaktim vardı, ama o zaman da motivasyonum yoktu.

"Niye Self'i ticari oyuna dönüştürüp şirket olarak ilgilenmiyorsunuz?" derseniz, oyunun şu ana kadarki grafikleri hep Half-Life 2'li modellerden, kaplamalardan yapıldığı için. Ve en önemlisi, iTunes'a veya Windows Store'a koyulamayacak kadar sert bir içeriğinin olması. Sansürlenmiş bir Self yerine oyunun hiç yapılmaması daha iyi. Ama belki Crimm's Son'ı ticarileştirebiliriz; artık Sims'ten değil de orijinal grafiklere sahip olması yeterli olur. Normalde freeware olacak oyunu paralı satılacak (veya reklamlı) bir oyuna dönüştürme fikri bana çirkin gelse de, bazen bir ürünün var olabilmesi bu gerekli olabiliyormuş. Boş zaman projelerine enerji ayırmakta zorlanan, benim gibi bir insan tarafından geliştiriliyorsa hele...

Adventure Game Studio'dan da iyice koptum. iOS'a derleme yapabilmek için kıçımı yırttım, olmadı. Hayır, iOS portu da mevcut, ama Mac OS X'in eski bir versiyonunda derlenebiliyor sadece (çünkü sevgili Apple, yeni OS X'te eskiden desteklediği bazı elzem kütüphaneleri desteklememeye başlamış). Yurtdışından Snow Leopard getirttim, Mountain Lion Mac'imde sanal makineye kurdum, derlerken 50 tane sorun çıkardı. Bir ara oyun motorunun oyunsuz halini iPad'imde çıkarmayı başardım, ama sonraki derlememde çalışmadı. Eski AGS oyunları mobile geçirmek için artık modern bir port beklemeye karar verdim. Bir daha 2D bir adventure bile yapsam sanırım Unity kullanırım, şu yeni gelen 2D desteğini epey sevdim.

Monday, November 25, 2013

Robonomy piyasada!

Evet, artık duyurusunu yapabilirim. Hatta geç bile kaldım.

Shooting Star Game Studio ekibi olarak, Windows 8/RT, Windows Phone 8 ve iOS için oyunumuz Robonomy'i piyasaya sunmuş bulunuyoruz! Tablette, telefonda, bilgisayarda oyunu oynayabilirsiniz. Önceki yaptığım duyurudan bu yana, oyunu Windows Phone 8'e ve iOS'a da port ettik.

Windows 8/RT ve Windows Phone 8 için oyunun ücretsiz deneme (trial) versiyonları da mevcut. Ayrıntılı bilgiyi websitemizden edinebilirsiniz.

Robonomy nedir?

Robonomy, sıra tabanlı bir strateji oyunu. Klasik Risk oyununun kurallarını alıp üzerinde bir takım değişiklikler yaptık. 

Oyunda amacınız tüm dünyayı ele geçirmek. Nasıl mı? Tabi ki tüm düşmanlarınızı haritadan silmek ve dünya hakimiyeti kurmak zorundasınız. Bunun için yapmanız gereken şey ise olduğunca çok bölge elde etmek ve bu bölgelerin seviyelerine (1-3 yıldız) dikkat etmek. Yıldızlar her bölüm kazanacağınız asker sayısını ifade ediyor.



Oyunun bir diğer özelliği ise sıra her size geldiğinde uygulayabileceğiniz iki farklı aşamanın olması. Reinforcement ve Advance adı verilen bu aşamalar sizin oyundaki hakimiyetiniz açısından çok önemli. Reinforcement aşamasında size verilen yeni askerleri bölgelerinize istediğiniz şekilde dağıtabilirsiniz. Advance ise komşularınıza saldırmanız ve bölgeleriniz arası asker sevkiyatı yapmanızı sağlayan (Fortify) bir aşamadır. Unutmayın, Fortify yaparken bölgeleriniz mutlaka birbirine bağlı olmalı! Fortify ve Attack aşamalarında herhangi bir sıra ya da limit olmamasını oyunu canlı kılarken zorlaştıran elementlerden de biri. Tek yapmanız gereken yaratıcı ve stratejik düşünmek!

Oyunu ister yapay zekaya karşı, ister arkadaşlarınızla (Pass'N Play) aynı cihaz üzerinden oynayabilirsiniz. Hatta ikisi ile (yani hem yapay zeka, hem de arkadaşlarınızla) aynı anda oynamak da mümkün!

Oyun hakkında daha fazla bilgiyi websitemizden edinebilirsiniz. Sitenin "about us" kısmında da oyunu yapan ekibi görebilirsiniz.




Bu oyun neden benim için önemli?

 Şu ana kadar irili ufaklı çok sayıda oyun projesinde çalıştım. Kimi freeware'dı, kimi ücretli bir üründü, kimi tamamlandı, kimi hiçbir zaman güneşi görmeyecek. Ama ilk kez bir şirketin ortağı olarak piyasaya bir ürün sunuyorum. Bu çok heyecan verici bir şey. Şu ana kadar tatmin edici bir satış rakamı yakalayamamış olsak da, en azından bir hayalimi gerçekleştirmiş olmak beni mutlu ediyor.

Saturday, September 21, 2013

Robonomy'den haberler; @byss; Rüyalar

Robonomy'den haberler
Öncelikle güzel bir haberim var: Ortağı olduğum Shooting Star firmasının ilk oyunu olan Robonomy'i bitirdik, Windows Store'a da koyduk! Ama henüz adam gibi bir duyurusunu yapmamız için erken; websitemizi hazırlıyoruz, trial versiyonunun da Windows Store'da görülmesini bekliyoruz. Birkaç gün içinde Robonomy'le ilgili ayrıntılı bir yazı yazmamı bekleyebilirsiniz.





@byss

Bu haftasonu Ludum Dare'da Low-Level Jam etkinliği var, sadece düşük seviyede programlama yapılmasına izin verilen bir oyun yapma etkinliği. Benim yaptığım @bssy bir oyundan ziyade kısa hikaye/sanatsal çalışma niteliği taşıyor.

Kodlaması sadece birkaç saatimi aldı. oyundaki metin, bu benim şimdi buraya yazdığım açıklamadan bile daha kısa. Çok dandik bir çalışma aslında, ama yine de bunu yapıp insanlarla paylaşmak istedim.


@byss'teki metnin Türkçesini bu sayfaya yorum olarak yazacağım, spoiler olmasın.

Rüya Projesi
Ana karakterinin siz olduğu, sizin geçmişiniz ve rüyalarınızla ilgili bir hikaye okumak gerçekten de ilginç bir deneyim. En son yıllar önce Fatih Uzun, oynanabilir karakterlerden arasında benim de olduğu bir oyun yapmıştı, o zamandan beri hiç kendimi protagonist olarak görmemiştim.

Facebook'taki Rüya Projesi sayfasının kurucusu Emre Canayaz, benim bu blogta ve o sayfada paylaştığım rüyalardan ilham alarak bir hikaye yazdı. Ben de onu burada paylaşacağım.

Friday, June 28, 2013

Bir Tiranın Ütopyası ("Utopia of a Tyrant", GeziJam oyunu)




Yeni bir korku oyunu, Bir Tiranın Ütopyası ("Utopia of a Tyrant") ile karşınızdayım. Yine bir GDT Jam oyunu, bu seferki temamız Gezi olaylarıydı. Doğrusu Utopia of a Tyrant pek yeni bir oyun sayılmaz; 16 Haziran'da oyunu bitirip GDT Jam için yayınlamıştım. Oyundaki tek dil eskiden İngilizce'ydi, şimdi oyunun Türkçeye çevrilmesini de bitirdim. Burada duyurusunu yapmak için de bunu beklemiştim.

Hayat çok tuhaf. Bu olaylar patlak vermeden önce, "Self için çalışamadım. Yeni bir şirkette işe başladım, Robonomy diye bir oyun yaptık! İşte Robonomy!" diye bir blog yazısı yazacaktım. Robonomy'nin duyurusundan da önce, bu dönemdeki üçüncü oyun olan Utopia of a Tyrant'ı bitirdim ve onun duyurusunu yapıyorum şimdi. Hayat tuhaf işte. Vapurlar filan. (Robonomy de iyi gidiyor, ama onun resmî duyurusunu piyasaya çıktıktan sonra yapacağım.)





Bir Tiranın Ütopyası'nı anlatmaya başlamadan önce Gezi Jam'den bahsedeyim. Game Developer Turkeys grubunun bu yeni oyun geliştirme etkinliğinin teması, son haftalarda ülkemizde patlak veren Gezi eylemleriydi (aslında bu eylemlere "Gezi eylemi" demek ne kadar doğru, bilmiyorum. Biraz beyni olan herkes bu eylemin sadece Gezi Parkı için yapılmadığını, Gezi'nin sadece bir kıvılcım olduğunun farkındadır herhalde). Yapılan diğer oyunlara da bir göz atmanızı isterim; hem verdiği mesaj, hem de oyun olarak gerçekten başarılı çalışmalar var. Benimkisi aralarındaki en karamsar, karanlık oyun oldu.

Gördüğünüz gibi, yine machinima tekniğini kullandım. Half-Life 2 ve Left 4 Dead 2'nin kaplamalarını, modellerini kullanıp 3D sahneler yarattım. Bu sahnelerin render'larını da Adventure Game Studio'daki asıl oyunun görselleri olarak kullandım. Benim klasik yöntem işte.

Odaklanmak istediğim konu, polis vahşeti ve totalitarizm. Savaş suçu sayılacak suçlar işlendi bu ülkede, hem de kendi halkımıza karşı. Yaşam ve ölüm kadar ciddi bir sorun var önümüzde. Bu konu hakkında neşeli, komik, renkli bir oyun yapmam imkansızdı. Öfkeliyim, tedirginim, huzursuzum. Bir Tiranın Ütopyası; bu öfkemin, endişemin dışavurumudur.

Vicdan... Merhamet... Özgür düşünceler... Bu kelimeleri duyuyorum. Ama yüzünüze kalıcı bir gaz maskesi diktiklerinde bunları hissetmeniz zordur. Veya vicdaniyetin nasıl bir şey olduğunu hatırlamanız. Siz sadece, bir Efendi'den emirler alıp sorgusuz sualsiz yerine getiren bir yaratığa dönüşürsünüz.

Hayali bir gelecekteki Lintonya ülkesinde yaşayan, insanlığını çok uzun bir süre önce kaybetmiş bir polisi yönetiyoruz. Karakolumuza genç bir protestocu kız getirilir, görevimiz onu sorgulamak. Siz oyuncu olarak merhametli, iyi niyetli olabilirsiniz. Ama karakterimiz değil.



Hayatım boyunca çıkardığım en cesur çalışma bu oldu. Polis kurumunu bu kadar sert bir şekilde eleştiren bir oyunla nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Eylem yanlısı olduğum için bazı oyuncularım beni kafadan silecek, tahmin edebiliyorum (eğer beni "Vatanı bölmeye çalışan, pis provakatör!" olarak görüyorsanız, lütfen şu yazımı da okuyun) (Polis şiddeti hakkında düşündüklerimi de buradan okuyabilirsiniz). Benim niyetimin yanlış anlaşılması beni çok üzer; umudum, bizim neleri savunduğumuzun bir gün tüm iyi niyetli insanlar tarafından anlaşılması.

Belki hapse gireceğim? Hoş, kimsenin beni, dandik bir oyun için hapse gönderecek kadar salladığını sanmıyorum. Bir ihtimal işte.

Başka bir kaygım da siyasi olarak tamamen aynı fikirde olduğum insanların, benim konuyu işleyişimi beğenmemesiydi. Açıkça söylemek gerekirse, ben hayatım boyunca hiç bu oyunda betimlediğim tarzda bir şiddeti görmedim (inşallah bu böyle devam eder de!). Ve Bir Tiranın Ütopyası'nda da biz olaylara, kendisinin haklı olduğuna inancı sağlam bir sadistin perspektifinden bakıyoruz. Meşrulaştırılmış şiddetin, faşist bir sistem tarafından köleleştirilmenin korkunçluğunu ben en çarpıcı bu şekilde ifade edebilirdim. Ama insanların, özellikle de bu tip şiddete maruz kalmış olanların, bu oyuna olacak yaklaşımını kestiremiyordum. Kendi kendime sorduğum "Hayatım boyunca gerçekten yaşadığım şeyleri böyle bir oyunda görseydim, tepkim nasıl olurdu?" empati sorusuna ben "Olumlu olurdu, oyunu desteklerdim, olayın korkunçluğunu ifade etmiş çünkü!" yanıtını verdim, aksi takdirde bu oyunu yapmaya cesaret edemezdim. Şu ana kadar aldığım yorumların olumlu yönde olması beni rahatlattı biraz.

Yayınlamaktan dolayı ürktüğüm bir oyun oldu Bir Tiranın Ütopyası. Ama Eddard Stark'ın sözünü hatırlayalım; "Bir insan korkuyorken bile cesur olabilir mi? Evet. Bu onun cesur olabileceği tek vakittir."

İndirme linki

Bir Tiranın Ütopyası v1.1 (Windows için, 48.2 MB)
Oyun hem Türkçe, hem İngilizce dil desteğine sahiptir. winsetup.exe'den oyunun dilini değiştirebilirsiniz (ki default olarak Türkçe zaten)

Friday, June 14, 2013

Düşünceler silsilesi

Bu yazımda empati, şiddetin meşruluğu, apolitiklik gibi konulara değineceğim biraz. Bu yazdıklarım benim duygularım, gözlemlerim ve inançlarımdır. Üstün bir politika bilgisine sahip olduğumu iddia etmiyorum. İddia edebileceğim tek şey dürüstlüğüm.

Şiddetin meşruluğu ve empati
İnancım, bizim özellikle bu dönemde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden birisinin empati ve birlik duygusu olduğu yönünde. Bu, biz eylemcilerin kendi aramızdaki birlikle sınırlı değil sadece. Kendilerine anlatılan bütüüün bu yalanların farkına varmayıp halen safça AKP'yi destekleyen vatandaşlar da dahil buna.


Beni en çok yaralayan şeylerden birisi; polisin, eylemcilere karşı uyguladığı şiddete "Ooooh, iyi olmuş! Vatan, din düşmanları sizi!" tepkisini veren insanlar. Onlarla da empati kurmayı denedim. Ve korkunç bir şeyi fark ettim: Eskiden ben de bu insanlarla aynı taraftaydım! Tamam, ben hiç "Oooh! İyi vurdular!" gibi sadist yorumlar yazmadım, polis şiddeti mağduru bir insana "Geber ol!" yazacak kadar kudurmadım asla. Ama benim vatan haini, zararlı varlıklar olarak gördüğüm insanların orantısız şiddete maruz kalmasına karşı apatetiktim. Benimle zıt görüşlere sahip bir milletvekilinin bir protesto esnasında polisten yumruk yemesinden keyif almıştım. Bundan ötürü kendimden utanıyorum şu an. (Şimdiden belirteyim, "Bu insanlar haklı mıydı, haksız mıydı?"yı -en azından bu yazıda- tartışmak istemiyorum.)

Düşünce suçundan hapse girenler için "Onlar da çok ileri gitmişler canım," derdim. Şimdi ise, attığım birkaç tweet veya yarın yayınlayacağım bir oyun yüzünden kapımda polisleri görmek beni çok şaşırtmayacak.

Bizim zarar görmemizden mutlu olan insanlarla, maalesef, bir nebze de olsa empati kurmayı başardım. Onlar için biz teröristiz. Durdurulması için her yolun mübah olduğu kanseriz. Ana akım medyadan ve çevrelerinden duydukları bu. Haklı olduğumuzu biz biliyoruz, ama bunu onlara anlatmamız lazım. Belki yine aşırı iyimser bir umut bu; ama benim kendimle ilgili farkına vardığım iğrençliği onlar da görür.

Ana akım medya, valiler bize kim bilir ne yalanlar söyledi geçmişte? Özellikle de internet yokken elimizde. Ne yalanlar söylendi ki Adalet Ana'nın kılıcını kuşandık, insanları kendi vicdanlarımızda infaz ettik?

Allah'tan dileğim, hepimiz için gerçek adalet. Karşısındaki onurlu insanları yenmek için onlara iğrenç iftiralar atmaktan çekinmeyeceklerin, keyfî bir şekilde zulüm uygulayanların, karşısındakinin en temel insanî haklarını çatır çatır çiğneyenlerin, kendi menfaatleri için bizi birbirimize düşürenlerin nasıl bir şekilde cezalandırılması gerektiğini ben bilmiyorum.

Apolitiklik
Günlük hayatta, bu kelimeyi gerçek anlamından farklı bir şekilde kullandığımıza inanıyorum. Vikisözlük'teki karşılığı "Siyasi görüş ve olaylardan habersiz veya onlara kayıtsız kalan.". Wikipedia makalesinde de yine bu anlam var. Oysaki günlük hayatta "Ben apolitiğim. Meclisteki hiçbir parti beni temsil etmiyor. Ama Bilmemkim Bilmemkim'den nefret ediyorum. Aslında bilmemne bilmem ne'ye ihtiyacımız var. Geçen Bilmemne'yi imzaladılar, çok kötü oldu." şeklinde politika geyiği yapabiliyoruz! Benim sözlüklerde gördüğüm apolitika, Apolitikler Derneği'nden Anlamlı Çıkış videosundaki tiplemelerdir.

Eğer mecliste tam da sizin taleplerinizi yerine getiren bir parti olsaydı, o zaman yine kendinizi "apolitik" olarak tanımlar mıydınız? Hayır mı? Peki bir şeyin (mesela bu sizin seveceğiniz partinin) var olup olmaması, sizin kendinizi nasıl tanımladığınızı değiştirmeli mi?

Sizce yanılıyor muyum?

Bu "yanlış anlam" konusuna niye taktım? Çünkü ben inanıyorum ki; felsefî tartışmalarda en önemli olan şeylerden birisi, bizim kullandığımız kelimelerin bizim ve karşımızdaki için neyi ifade ettiği. Mesela "Sokakta öpüşmek ahlaklı mıdır?" tartışmasının temelinde "Ahlak nedir?" yatar.

Ek olarak; kullandığımız kelimeler, düşüncelerimizin şekillenmesinde de rol oynar. Kelimeler güçlüdür.