Kasım'ın Son Günü Dondurma Seven Adam
NOTHING'S GONNA CHANGE MY WORLD
Sunday, January 15, 2012
Kış sabahı ve sütlü kahve
Huzurlu geçen bir kış sabahının anısı. Ve ilk After Effects çalışmam. 9 saniyelik bir kar yağışı manzarasından başka bir şey değil, ama yine de memnun kaldım. Videonun Blogger'a upload edilmiş (yani yukarıda gördüğünüz) hali patates kamerası kalitesinde, yüksek çözünürlüklü halini buradan izleyebilirsiniz.
Friday, January 6, 2012
Maskeler: Seç birini...
Kendimi en çok ne zaman yaratıcı, ilham dolu hissederim, biliyor musunuz? Ders çalışmam gerektiği zaman. Bu alttaki iki fotoğraf da aniden parlayıveren bir fikir kıvılcımının sonucu."İki fotoğraf" dememin nedeni; üçüncü resmin, ikinci resmin farklı bir versiyonu olması.
DeviantArt'a sadece birisini koymak istedim. Kararımı ikinciden yana verdim; çünkü ilk resim, benim aklımdakilerin tamamını yansıtmak yerine daha daraltılmış bir anlam sunuyor. Aslında keşke bu en sonuncu, vibrant olan versiyonu yayınlasaymışım, şimdi gözüme daha şık göründü bu vibrant olan.
Hazır konuyu çektiğim fotoğraflardan açmışken, biraz daha "öylesine çekilip sonra yayınlanmaya karar verilen" kategorisindeki fotoğrafları paylaşayım. Oldukça klişe şeyler, ama idare edin artık.
Bir resmi siyah-beyaza çevirirken renklerin parlaklığıyla oynayıp resmi gerçekdışı, ürkütücü bir hale getirmek esprisi.
Bu da iPad'in Photo Booth uygulamasında X-Işını filtresinin insanı neye dönüştürebildiği. Aslında o filtrenin yaptığı iş aşırı basit bir görüntü işlemesi: Çekilen görüntüyü invert edip monokroma dönüştürmek. Ama bu işlenen şeytanî görüntüyü cihazınızda gerçek zamanlı olarak görmek size böyle garip fikirler verebiliyor. Benim bir suçum yok.
DeviantArt'a sadece birisini koymak istedim. Kararımı ikinciden yana verdim; çünkü ilk resim, benim aklımdakilerin tamamını yansıtmak yerine daha daraltılmış bir anlam sunuyor. Aslında keşke bu en sonuncu, vibrant olan versiyonu yayınlasaymışım, şimdi gözüme daha şık göründü bu vibrant olan.
Hazır konuyu çektiğim fotoğraflardan açmışken, biraz daha "öylesine çekilip sonra yayınlanmaya karar verilen" kategorisindeki fotoğrafları paylaşayım. Oldukça klişe şeyler, ama idare edin artık.
Bir resmi siyah-beyaza çevirirken renklerin parlaklığıyla oynayıp resmi gerçekdışı, ürkütücü bir hale getirmek esprisi.
Bu da iPad'in Photo Booth uygulamasında X-Işını filtresinin insanı neye dönüştürebildiği. Aslında o filtrenin yaptığı iş aşırı basit bir görüntü işlemesi: Çekilen görüntüyü invert edip monokroma dönüştürmek. Ama bu işlenen şeytanî görüntüyü cihazınızda gerçek zamanlı olarak görmek size böyle garip fikirler verebiliyor. Benim bir suçum yok.
Monday, December 12, 2011
Ayna
Bu yıl yazdığım ikinci Asporia hikâyesi işte karşınızda.
Asporia ve Arleon hakkında bilgi edinmek için öncelikle Asporia geceleri isimli gönderimi okuyabilirsiniz.
---
Eğer kendinize ait bir şatoya sahip olabilecek kadar olağanüstü bir güç bulunuyorsa elinizde, sizin elinizdekini almak isteyen düşmanlara da sahip olmanız kaçınılmazdır, gizli ya da açık. Düşmanlarınıza göz dağının verilmesi gerekir. Sizi ve ülkenizi yok etmeye yeltenmiş olanların artık hayatlarının geri kalanını yerin altındaki bir zindanda geçiriyor olduğu gerçeği, ordunuzun envanterindeki herhangi bir silahtan daha etkilidir.
İşte bu yüzden zindanlarınız vardır, düşmanlarınızı basitçe yok etmekten daha fazlasını yapmanız gerekir. Zerafet örneği şatolarınızın yer altı katları bu karanlık hapishanelere ev sahipliği yapar. Utandırıcı sırlar gibi yerin dibinde gömülüdür bu katlar, çünkü sürekli gözünüzün önünde bulunmasını istemezsiniz onların, ama yine de ihtiyacınız olduğunda erişilebilir olmalılar.
Karlı bir dağın tepesine inşa edilmiş Aslan İni de kasvetli yer altı katlarına sahip ihtişamlı şatolardan birisidir. Asporia'yı işgal etmeye kalkan mağlup liderlere, ülke sınırları içerisine girip korkunç suçlar işlemiş manyakların evidir bu zindanlar. Çok düşük sıcaklıklarda zamanın normalden daha yavaş ilerlediğini söylerdi Klox. Bu hiçbir zaman bilimsel olarak kanıtlanamadı; ama nedense, Aslan İni'nin merkezî ısıtmasının ulaşmadığı bu yer altı katlarında tutulan bir saatin, yüzeye çıkarıldıktan sonra diğer saatlerden daha ileri bir zamanı gösterdiği gözlemlenmektedir. Mâhkumların büyük bir kısmı büyücülük konusunda uzman olduğu için, bu zindan katlarında kendisinden başka herhangi bir büyünün yapılmasını engelleyen bir büyü etkin konumdadır (elektronik sinyaller için "jammer" neyse bu büyü de odur). Belki zindan katlarında geçen zamanın göreceliğinin nedenlerinden birisi budur, ama o bu jammer büyünün normalde böyle bir etkisi olmadığı da bilinmektedir. Kısacası, zamanın burada neden yavaş geçtiği bir sırdır.
Diğer şatoların zindanlarından farklı olarak, bu katların karanlık olduğu söylenemez. Her yer beyaz neon lambalarla aydınlatılmıştır, bu lambalar hiç sönmez. İçeride pencere diye bir şey yoktur (eh, yer altındayız), Asporia'ya kutup sabahı hakim olsa bile güneş ışığı buraya ulaşamaz. Zaman kavramının kaybolmasının nedenlerinden biri de ışıkların daima açık olmasıdır, siz hücrenizde uyumak isteseniz bile.
Elektronik kapılar ve güvenlik kameralarının yanı sıra, nöbetçi insan askerler de bu zindanın güvenliğini sağlamaktadır. Asporia'da normalde nöbetçi olarak insan kullanılmaz, silahlı androidler geliştirilmiştir bu iş için. Ama güvenliğin tamamının elektronik bir sisteme bırakılamayacağı bölgelerden birisi hapishanelerdir, özellikle de prensin yaşadığı şatonun içerisindeyse. Askerler, duvarları taşla örülü bu soğuk koridorlarda kendilerini sıcak tutmaya yarayan kalın, mavi bir üniforma giymektedir. Başlarını da koruyan bir kaskla birlikte, askerlerin vücut sıcaklığının korunması ve hapisten kaçmayı başarabilecek tehlikeli suçluların saldırılarından korunması sağlanır. Askerlerin ellerinde AK-47'lerle nöbet bekler, çünkü gerçekten de bu kadar ciddi bir güvenlik önlemini gerektirecek suçlulara ev sahipliği yapar bu zindanlar.
Dışarıda ay ışığının bile olmadığı bir kutup gecesinde (daha doğrusu, aylarca süren kutup gecesinin birkaç saatlik bir parçasında) Aslan İni'nin zindanının giriş kapısının önünde bekleyen iki tane Asporia nöbetçisi birbirleriyle konuşuyordu:
- Prens'i pek iyi görmüyorum bu günlerde...
- Hmm... Ben de. Kendisini kaybetmiş gibi. Bu gece de öyle, kapıdan girerken. Ama asıl sorun bence ne, biliyor musun?
- Hayır...
Bir süre sustular, zindanın derinliklerinden gelen bir ağlama sesini dinlediler, aşağıda hapsedilmiş yaşlı bir cadıya ait. Nöbetin tutulduğu giriş kapısına kadar ulaşan ses dalgaları ancak bir fısıltı kadar şiddetliydi. Ama zindana ilerleyen hol o kadar sessizdi ki, uzaktan gelen bu haykırış yine de duyulabiliyordu.
- Asıl sorun, Prens'i bizim görüyor olmamız.
- Ummm, anlamadım?
- Yani onun buraya sık sık gelmeye başlaması... Fark ettin mi bilmem, zamanının çoğunu burada geçiriyor. Buraya ülke işleriyle ilgilenmek için mi geliyor sence?
- Hayır.
- O olaydan sonra kendisini toparlayamadı. Yani ne bileyim, geçmişi hakkında fikir sahibi olmadığı güzel bir leydiyle ilişkiye başlaması, ona bağlanmaya başlaması... Sonra onun kılık değiştirmiş bir cadı olduğunu, kendisinin konumunu suistimal etmek için kılık değiştirdiğini öğrenmesi...
- Ama o olaydan sonra kendisini toparlamamış mıydı? Yani duyduğuma göre ana holdeki masasından günlerce kalkmadan ülkeyi yönetmeye devam etmiş, Şövalye Aria Vita'yla birlikte.
- Eh, görünüşe göre uzun sürmemiş.
Nöbetçiler sustu, aşağıdan gelen ağlama sesi birdenbire yerini tiz, çatlak bir çığlığa bıraktı. Üzerinize kızgın yağ döküldüğünde atacağınız türden korkunç bir çığlık.
- Tanrım, ne yapıyor böyle? Hiç böyle bir çığlık duymuş muydun önceden?
- I ııh..
Çığlık, yerini haykırışlara, hıçkırıklara bıraktı. Önceki ağlama sesinden daha şiddetli olduğu kesindi, askerlerin nöbet tuttuğu holde bile yankısı duyulabiliyordu cadının ümitsizliğinin. Muhafızlar sessizlik içerisinde nöbetlerine devam etti, birbirlerine bile bakmadan.
Kısa bir süre sonra holün kapıları açıldı. Arleon, lacivert pelerinine sarılmış, şatosunun zindanından sakin adımlarla çıkıyordu. Tek başınaydı, yüzünde poker oyuncularına özgü bir ifadesizlik vardı.
Muhafızlardan birisi dayanamadı, "Efendim..." diye Arleon'a seslendi. Arleon durdu ve onu dinlediğini göstermek için başını muhafızın olduğu yöne çevirdi, göz teması kurmaktan kaçınarak. "Merakımı mâzur görün lütfen... Ama aşağıda ona en son olarak ne yaptınız? Hiç... hiç bu kadar kötü bir çığlık duyduğumu hatırlamıyorum, bu zindandan gelen."
Arleon birkaç saniye için duraksadı. "Yaptığım tek şey ona bir boy aynası tutmaktı. Ve gerçekte neye benzediğini ona hatırlatmak." dedi ve yürümeye devam etti.
Asporia ve Arleon hakkında bilgi edinmek için öncelikle Asporia geceleri isimli gönderimi okuyabilirsiniz.
---
Eğer kendinize ait bir şatoya sahip olabilecek kadar olağanüstü bir güç bulunuyorsa elinizde, sizin elinizdekini almak isteyen düşmanlara da sahip olmanız kaçınılmazdır, gizli ya da açık. Düşmanlarınıza göz dağının verilmesi gerekir. Sizi ve ülkenizi yok etmeye yeltenmiş olanların artık hayatlarının geri kalanını yerin altındaki bir zindanda geçiriyor olduğu gerçeği, ordunuzun envanterindeki herhangi bir silahtan daha etkilidir.
İşte bu yüzden zindanlarınız vardır, düşmanlarınızı basitçe yok etmekten daha fazlasını yapmanız gerekir. Zerafet örneği şatolarınızın yer altı katları bu karanlık hapishanelere ev sahipliği yapar. Utandırıcı sırlar gibi yerin dibinde gömülüdür bu katlar, çünkü sürekli gözünüzün önünde bulunmasını istemezsiniz onların, ama yine de ihtiyacınız olduğunda erişilebilir olmalılar.
Karlı bir dağın tepesine inşa edilmiş Aslan İni de kasvetli yer altı katlarına sahip ihtişamlı şatolardan birisidir. Asporia'yı işgal etmeye kalkan mağlup liderlere, ülke sınırları içerisine girip korkunç suçlar işlemiş manyakların evidir bu zindanlar. Çok düşük sıcaklıklarda zamanın normalden daha yavaş ilerlediğini söylerdi Klox. Bu hiçbir zaman bilimsel olarak kanıtlanamadı; ama nedense, Aslan İni'nin merkezî ısıtmasının ulaşmadığı bu yer altı katlarında tutulan bir saatin, yüzeye çıkarıldıktan sonra diğer saatlerden daha ileri bir zamanı gösterdiği gözlemlenmektedir. Mâhkumların büyük bir kısmı büyücülük konusunda uzman olduğu için, bu zindan katlarında kendisinden başka herhangi bir büyünün yapılmasını engelleyen bir büyü etkin konumdadır (elektronik sinyaller için "jammer" neyse bu büyü de odur). Belki zindan katlarında geçen zamanın göreceliğinin nedenlerinden birisi budur, ama o bu jammer büyünün normalde böyle bir etkisi olmadığı da bilinmektedir. Kısacası, zamanın burada neden yavaş geçtiği bir sırdır.
Diğer şatoların zindanlarından farklı olarak, bu katların karanlık olduğu söylenemez. Her yer beyaz neon lambalarla aydınlatılmıştır, bu lambalar hiç sönmez. İçeride pencere diye bir şey yoktur (eh, yer altındayız), Asporia'ya kutup sabahı hakim olsa bile güneş ışığı buraya ulaşamaz. Zaman kavramının kaybolmasının nedenlerinden biri de ışıkların daima açık olmasıdır, siz hücrenizde uyumak isteseniz bile.
Elektronik kapılar ve güvenlik kameralarının yanı sıra, nöbetçi insan askerler de bu zindanın güvenliğini sağlamaktadır. Asporia'da normalde nöbetçi olarak insan kullanılmaz, silahlı androidler geliştirilmiştir bu iş için. Ama güvenliğin tamamının elektronik bir sisteme bırakılamayacağı bölgelerden birisi hapishanelerdir, özellikle de prensin yaşadığı şatonun içerisindeyse. Askerler, duvarları taşla örülü bu soğuk koridorlarda kendilerini sıcak tutmaya yarayan kalın, mavi bir üniforma giymektedir. Başlarını da koruyan bir kaskla birlikte, askerlerin vücut sıcaklığının korunması ve hapisten kaçmayı başarabilecek tehlikeli suçluların saldırılarından korunması sağlanır. Askerlerin ellerinde AK-47'lerle nöbet bekler, çünkü gerçekten de bu kadar ciddi bir güvenlik önlemini gerektirecek suçlulara ev sahipliği yapar bu zindanlar.
Dışarıda ay ışığının bile olmadığı bir kutup gecesinde (daha doğrusu, aylarca süren kutup gecesinin birkaç saatlik bir parçasında) Aslan İni'nin zindanının giriş kapısının önünde bekleyen iki tane Asporia nöbetçisi birbirleriyle konuşuyordu:
- Prens'i pek iyi görmüyorum bu günlerde...
- Hmm... Ben de. Kendisini kaybetmiş gibi. Bu gece de öyle, kapıdan girerken. Ama asıl sorun bence ne, biliyor musun?
- Hayır...
Bir süre sustular, zindanın derinliklerinden gelen bir ağlama sesini dinlediler, aşağıda hapsedilmiş yaşlı bir cadıya ait. Nöbetin tutulduğu giriş kapısına kadar ulaşan ses dalgaları ancak bir fısıltı kadar şiddetliydi. Ama zindana ilerleyen hol o kadar sessizdi ki, uzaktan gelen bu haykırış yine de duyulabiliyordu.
- Asıl sorun, Prens'i bizim görüyor olmamız.
- Ummm, anlamadım?
- Yani onun buraya sık sık gelmeye başlaması... Fark ettin mi bilmem, zamanının çoğunu burada geçiriyor. Buraya ülke işleriyle ilgilenmek için mi geliyor sence?
- Hayır.
- O olaydan sonra kendisini toparlayamadı. Yani ne bileyim, geçmişi hakkında fikir sahibi olmadığı güzel bir leydiyle ilişkiye başlaması, ona bağlanmaya başlaması... Sonra onun kılık değiştirmiş bir cadı olduğunu, kendisinin konumunu suistimal etmek için kılık değiştirdiğini öğrenmesi...
- Ama o olaydan sonra kendisini toparlamamış mıydı? Yani duyduğuma göre ana holdeki masasından günlerce kalkmadan ülkeyi yönetmeye devam etmiş, Şövalye Aria Vita'yla birlikte.
- Eh, görünüşe göre uzun sürmemiş.
Nöbetçiler sustu, aşağıdan gelen ağlama sesi birdenbire yerini tiz, çatlak bir çığlığa bıraktı. Üzerinize kızgın yağ döküldüğünde atacağınız türden korkunç bir çığlık.
- Tanrım, ne yapıyor böyle? Hiç böyle bir çığlık duymuş muydun önceden?
- I ııh..
Çığlık, yerini haykırışlara, hıçkırıklara bıraktı. Önceki ağlama sesinden daha şiddetli olduğu kesindi, askerlerin nöbet tuttuğu holde bile yankısı duyulabiliyordu cadının ümitsizliğinin. Muhafızlar sessizlik içerisinde nöbetlerine devam etti, birbirlerine bile bakmadan.
Kısa bir süre sonra holün kapıları açıldı. Arleon, lacivert pelerinine sarılmış, şatosunun zindanından sakin adımlarla çıkıyordu. Tek başınaydı, yüzünde poker oyuncularına özgü bir ifadesizlik vardı.
Muhafızlardan birisi dayanamadı, "Efendim..." diye Arleon'a seslendi. Arleon durdu ve onu dinlediğini göstermek için başını muhafızın olduğu yöne çevirdi, göz teması kurmaktan kaçınarak. "Merakımı mâzur görün lütfen... Ama aşağıda ona en son olarak ne yaptınız? Hiç... hiç bu kadar kötü bir çığlık duyduğumu hatırlamıyorum, bu zindandan gelen."
Arleon birkaç saniye için duraksadı. "Yaptığım tek şey ona bir boy aynası tutmaktı. Ve gerçekte neye benzediğini ona hatırlatmak." dedi ve yürümeye devam etti.
Tuesday, November 15, 2011
Fısıltı dinleyenler
Şehre gece çöktüğünde, evinizin sessizliği içerisinde söylediklerinize, fısıldadıklarınıza dikkat edin.
Çünkü onlar o saatlerde sokakları karış karış dolaşıyor ve uzaklarında olmayan evlerde yaşayan uyanık insanların konuşmalarını, fısıltılarını duyabiliyorlar, sanki kendi kulaklarına fısıldanmış kadar net.
Çünkü onlar o saatlerde sokakları karış karış dolaşıyor ve uzaklarında olmayan evlerde yaşayan uyanık insanların konuşmalarını, fısıltılarını duyabiliyorlar, sanki kendi kulaklarına fısıldanmış kadar net.
Geçen gece gördüğüm kâbus, yatmadan önce Edgar Allan Poe'nun şiirlerini okumuştum.
Saturday, November 12, 2011
Asporia geceleri
Çok uzun bir süredir hakkında yazı yazmadığım, ama daima aklımda olan şeylerden birisi Asporia isimli hayalî ülke. Bu yazıyı arkaplanda şu parçayı dinleyerek okumanız tavsiye edilir (StarCraft II'nin oyun içi Terran müzikleri bana hep hayal ettiğim Asporia'yı anımsatır).
Tekboynuzlu atların, cadıların, büyücülerin, prenslerin, kraliçelerin, aslan formuna dönüşebilen insanların var olduğu fantastik bir dünya hayal edin. Bu dünyada sadece büyü olmasın, ama bazı diyarlarda insansız savaş uçakları, makineli tüfekli askerler, android hizmetçiler, teknoloji araştırma merkezleri gibi bilim-kurgusal veya günümüz teknolojisine ait öğelere de rastlanabilsin.
İşte bu hayalî dünyanın kuzey topraklarında (aslında çoğunlukla buzullarında) kurulmuş ütopik bir prenslik, Asporia. Hem teknolojiyi, hem de büyüyü barındıran soğuk, eşsiz bir diyar. Leviathan ülkesinin müttefiklerinden birisi.
Asporia'nın içinde bulunduğu dünyada teknoloji, büyücüler tarafından, büyünün alt bir dalı olarak görülür. "Biz doğa yasalarına aykırı bir iş yapmıyoruz aslında", demişti Klox isimli usta bir büyücü, "Bizim yaptığımız şey doğa yasalarının açıklarını bulmak, doğayı istediğimiz şekilde yönlendirebilmek, manipüle etmek. Bunu tesadüfen ortaya atılmış, uydurulmuş sözlerle, davranışlarla gerçekleştiremezsiniz. Büyü yapabilmek için öncelikle doğayı, içinde bulunduğunuz evreni anlayabilmeniz, en nihayetinde de bildiklerinizi birbirleriyle akıllıca bir şekilde birleştirebilmeniz gerekir. İşte bu yüzden büyücülük, zekâ gerektiren bir zanaattır. Bir kağıt üzerinde yazılı sözleri herkes ezberleyebilir, ama suyu ateşe çevirmeyi başarabilmek için önce suyun doğasını anlayabilmeniz gerekir. Ben bir transistörün yarı-iletken maddeleri nasıl kullandığını veya sayfalarca süren makine dili komutlarını incelediğimde bizim zanaatımızdan çok farklı bir yaklaşımın sergilenmediğini görüyorum.". Büyücü Klox'un bu sözleri sarf ettikten sonra Gauss tabancası sahibi bir mühendis tarafından silahlı saldırıya uğraması trajik bir olaydır (Klox, zırh vazifesi gören tılsımları sayesinde saldırıdan yara almadan kurtulurken aynısını şu an hayatını mavi bir kurbağa olarak devam ettiren mühendis için söyleyemeyiz). Anlaşılan o ki, teknolojiyi geliştiren sınıfın pek tutmadığı bir düşünce bu.
Teknoloji disipliniyle uğraşan insanlara göre ise büyü... Büyü gibi bir şeydir. Anlaşılmaz, rastgele, ama tuhaf bir şekilde işe yarar.
Asporia'da geliştirilen teknoloji, Asporia dışında dünya üzerindeki az sayıda ülke tarafından kullanılmaktadır. Bu dünyadaki ülkeler genellikle büyüye yoğunlaşmıştır, tuhaf Asporia teknolojisine ya soğuk bakmaktadır (çünkü zaten ihtiyaçları yoktur), ya da onu hiç kullanamamaktadır. Örneğin, Asporia'da üretilen hiçbir mekanik veya elektronik cihazın Leviathan'da çalıştığı görülmemiştir. Cihazların ya mekanik parçaları paslanmaya ya da elektronik yapılarında kısa devreler oluşmaya başlamıştır, bunun görünen nedeni Leviathan'ın aşırı nemli olması. Asporia'nın derin sularının altında sorunsuz bir şekilde çalışan balık tutucu ve inci toplayıcı akıllı makinelerin Leviathan'da karadayken bile bozulmaya başlaması akıllara "Acaba elektronik cihazları etkisiz kılan bir koruma büyüsü mü var?" sorusunu getirmektedir.
Asporia Prensliği sınırları içerisinde yerleşime uygun ormanlık alanlar mevut olsa da, ülkenin önemli bir kısmını soğuğun hakim olduğu kuzey toprakları oluşturmakta. Üzerinde bulunduğu dünyanın Kuzey Kutbu'na yakın olan bu buzul bölgede herhangi bir kasaba veya şehir bulunmamaktadır. Bunun yerine; araştırma merkezleri, büyücülük kuleleri, karargâh benzeri tesisler ve bir şato inşa edilmiştir. Su Kristali Kulesi'nde çeşitli diyarlardan gelmiş seçkin büyücüler çalışmalarını rahatsız edilmeden sürdürürken, Serin Mavi tesisinde teknolojiyle az da olsa ilgilenen diğer ülkelere ihraç edilecek ürünler geliştirilmektedir. Asporia Bankası'nın binası, Asporia'ya ve diğer ülkelere ait değerli eşyaların güvenle saklandığı kasalara ait bir tesistir. Enerji santrali, Asporia'daki binaların içlerini yeterince ılık tutacak enerjiyi sağlamaktadır. Henüz kimse Asporia'da donarak ölmemiştir, tabi binaların içinde kaldıkları süre boyunca.
Ülkenin nüfusu azdır. Temizlik, garsonluk gibi hizmetler, insan şefler tarafından yönetilen ve bakımı yapılan android robotlar tarafından verilmektedir. Ülkedeki insanlar genellikle yöneticiler, bilim adamları, büyücüler, komutanlar, sanatçılardır.
Asporia, "Aslan İni" isimli şatosu yaşayan Prens Arleon ve ona bağlı olan yedi şövalyesi/lordu tarafından yönetmektedir. Arleon ve şövalyeleri, bazen bir aslan, bazen de aslanadam formuna girebilme özelliğine sahip insanlardır. Bu aslan liderlerin amacı, Asporia'yı ve müttefiklerini kendi dünyalarının en güçlü ülkeleri haline getirmektir, askerî, ekonomik ve kültürel olarak.
Tekboynuzlu atların, cadıların, büyücülerin, prenslerin, kraliçelerin, aslan formuna dönüşebilen insanların var olduğu fantastik bir dünya hayal edin. Bu dünyada sadece büyü olmasın, ama bazı diyarlarda insansız savaş uçakları, makineli tüfekli askerler, android hizmetçiler, teknoloji araştırma merkezleri gibi bilim-kurgusal veya günümüz teknolojisine ait öğelere de rastlanabilsin.
İşte bu hayalî dünyanın kuzey topraklarında (aslında çoğunlukla buzullarında) kurulmuş ütopik bir prenslik, Asporia. Hem teknolojiyi, hem de büyüyü barındıran soğuk, eşsiz bir diyar. Leviathan ülkesinin müttefiklerinden birisi.
Asporia'nın içinde bulunduğu dünyada teknoloji, büyücüler tarafından, büyünün alt bir dalı olarak görülür. "Biz doğa yasalarına aykırı bir iş yapmıyoruz aslında", demişti Klox isimli usta bir büyücü, "Bizim yaptığımız şey doğa yasalarının açıklarını bulmak, doğayı istediğimiz şekilde yönlendirebilmek, manipüle etmek. Bunu tesadüfen ortaya atılmış, uydurulmuş sözlerle, davranışlarla gerçekleştiremezsiniz. Büyü yapabilmek için öncelikle doğayı, içinde bulunduğunuz evreni anlayabilmeniz, en nihayetinde de bildiklerinizi birbirleriyle akıllıca bir şekilde birleştirebilmeniz gerekir. İşte bu yüzden büyücülük, zekâ gerektiren bir zanaattır. Bir kağıt üzerinde yazılı sözleri herkes ezberleyebilir, ama suyu ateşe çevirmeyi başarabilmek için önce suyun doğasını anlayabilmeniz gerekir. Ben bir transistörün yarı-iletken maddeleri nasıl kullandığını veya sayfalarca süren makine dili komutlarını incelediğimde bizim zanaatımızdan çok farklı bir yaklaşımın sergilenmediğini görüyorum.". Büyücü Klox'un bu sözleri sarf ettikten sonra Gauss tabancası sahibi bir mühendis tarafından silahlı saldırıya uğraması trajik bir olaydır (Klox, zırh vazifesi gören tılsımları sayesinde saldırıdan yara almadan kurtulurken aynısını şu an hayatını mavi bir kurbağa olarak devam ettiren mühendis için söyleyemeyiz). Anlaşılan o ki, teknolojiyi geliştiren sınıfın pek tutmadığı bir düşünce bu.
Teknoloji disipliniyle uğraşan insanlara göre ise büyü... Büyü gibi bir şeydir. Anlaşılmaz, rastgele, ama tuhaf bir şekilde işe yarar.
Asporia'da geliştirilen teknoloji, Asporia dışında dünya üzerindeki az sayıda ülke tarafından kullanılmaktadır. Bu dünyadaki ülkeler genellikle büyüye yoğunlaşmıştır, tuhaf Asporia teknolojisine ya soğuk bakmaktadır (çünkü zaten ihtiyaçları yoktur), ya da onu hiç kullanamamaktadır. Örneğin, Asporia'da üretilen hiçbir mekanik veya elektronik cihazın Leviathan'da çalıştığı görülmemiştir. Cihazların ya mekanik parçaları paslanmaya ya da elektronik yapılarında kısa devreler oluşmaya başlamıştır, bunun görünen nedeni Leviathan'ın aşırı nemli olması. Asporia'nın derin sularının altında sorunsuz bir şekilde çalışan balık tutucu ve inci toplayıcı akıllı makinelerin Leviathan'da karadayken bile bozulmaya başlaması akıllara "Acaba elektronik cihazları etkisiz kılan bir koruma büyüsü mü var?" sorusunu getirmektedir.
Asporia Prensliği sınırları içerisinde yerleşime uygun ormanlık alanlar mevut olsa da, ülkenin önemli bir kısmını soğuğun hakim olduğu kuzey toprakları oluşturmakta. Üzerinde bulunduğu dünyanın Kuzey Kutbu'na yakın olan bu buzul bölgede herhangi bir kasaba veya şehir bulunmamaktadır. Bunun yerine; araştırma merkezleri, büyücülük kuleleri, karargâh benzeri tesisler ve bir şato inşa edilmiştir. Su Kristali Kulesi'nde çeşitli diyarlardan gelmiş seçkin büyücüler çalışmalarını rahatsız edilmeden sürdürürken, Serin Mavi tesisinde teknolojiyle az da olsa ilgilenen diğer ülkelere ihraç edilecek ürünler geliştirilmektedir. Asporia Bankası'nın binası, Asporia'ya ve diğer ülkelere ait değerli eşyaların güvenle saklandığı kasalara ait bir tesistir. Enerji santrali, Asporia'daki binaların içlerini yeterince ılık tutacak enerjiyi sağlamaktadır. Henüz kimse Asporia'da donarak ölmemiştir, tabi binaların içinde kaldıkları süre boyunca.
Ülkenin nüfusu azdır. Temizlik, garsonluk gibi hizmetler, insan şefler tarafından yönetilen ve bakımı yapılan android robotlar tarafından verilmektedir. Ülkedeki insanlar genellikle yöneticiler, bilim adamları, büyücüler, komutanlar, sanatçılardır.
Asporia, "Aslan İni" isimli şatosu yaşayan Prens Arleon ve ona bağlı olan yedi şövalyesi/lordu tarafından yönetmektedir. Arleon ve şövalyeleri, bazen bir aslan, bazen de aslanadam formuna girebilme özelliğine sahip insanlardır. Bu aslan liderlerin amacı, Asporia'yı ve müttefiklerini kendi dünyalarının en güçlü ülkeleri haline getirmektir, askerî, ekonomik ve kültürel olarak.
Saturday, November 5, 2011
Swimming Home
Biraz haberler ve fotoğraflar...
Geçen gün ondan ayrıldım. Nasıl hissediyorum kendimi? Kendim gibi. Ne eksik, ne de fazla. Bu ihtişamlı bir duygu. (Evet, Twitter'a yazdığım iletiyi kopyaladım, çünkü durumu güzel bir şekilde dile dökmekte) Üzüldüğüm tek şey onunla geçen 2 aylık süre.
Hayatımdaki pek çok şeyi ihmal ettiğimi fark ettim bu son günlerde. ALES'in başvuru tarihini kaçırdığımı öğrenmek tokat etkisi bıraktı. Veya bugün diş randevuma gittiğimde hangi dişimin tedavisinin yapılacağını hatırlamakta zorluk çekmem... Birkaç yakın arkadaşlarımla uzun süredir hiç görüşmediğimi, Warlocks'ı ve daha pek çok projeyi/çalışmayı ihmal ettiğimi fark etmeye başladım.
Google Desktop'ımda Photos gadget'ını kullanmaya başladım. Amaçladığım, ihmal etmemem gereken şeylerle ilgili resimler artık masaüstümün bir kenarında gösterilmekte. Umarım motivasyonumu korumada işe yarar.
Evdeki telefonun yanında bulunan, önemli telefonların listesini tutan kağıdın 5 Kasım'a ait bir ajanda sayfası olduğunu fark edip gülümsedim.
Kızılay'da, Güven Park'ın yanında çiçekçilerin bulunduğu yoldaki heykelin etrafına kurulan bir seyyar tezgah. Satıcı ortalıkta yokken hemen telefonla bu resmi çektim.
Bu da benim Google Desktop'ımın nasıl göründüğü. DragonFire SDK'yla geliştirdiğim adventure oyunu motoruyla basit adventure oyunları yapıp artık AGS Forumları'nda duyurusunu yapmayı planlıyorum. "AGS grafikli" şeklinde kendime aldığım notta kast ettiğim şey, AGS'yle birlikte gelen default grafikleri kullanan basit bir macera oyunu.
Geçen gün ondan ayrıldım. Nasıl hissediyorum kendimi? Kendim gibi. Ne eksik, ne de fazla. Bu ihtişamlı bir duygu. (Evet, Twitter'a yazdığım iletiyi kopyaladım, çünkü durumu güzel bir şekilde dile dökmekte) Üzüldüğüm tek şey onunla geçen 2 aylık süre.
Hayatımdaki pek çok şeyi ihmal ettiğimi fark ettim bu son günlerde. ALES'in başvuru tarihini kaçırdığımı öğrenmek tokat etkisi bıraktı. Veya bugün diş randevuma gittiğimde hangi dişimin tedavisinin yapılacağını hatırlamakta zorluk çekmem... Birkaç yakın arkadaşlarımla uzun süredir hiç görüşmediğimi, Warlocks'ı ve daha pek çok projeyi/çalışmayı ihmal ettiğimi fark etmeye başladım.
Google Desktop'ımda Photos gadget'ını kullanmaya başladım. Amaçladığım, ihmal etmemem gereken şeylerle ilgili resimler artık masaüstümün bir kenarında gösterilmekte. Umarım motivasyonumu korumada işe yarar.
Evdeki telefonun yanında bulunan, önemli telefonların listesini tutan kağıdın 5 Kasım'a ait bir ajanda sayfası olduğunu fark edip gülümsedim.
Kızılay'da, Güven Park'ın yanında çiçekçilerin bulunduğu yoldaki heykelin etrafına kurulan bir seyyar tezgah. Satıcı ortalıkta yokken hemen telefonla bu resmi çektim.
Bu da benim Google Desktop'ımın nasıl göründüğü. DragonFire SDK'yla geliştirdiğim adventure oyunu motoruyla basit adventure oyunları yapıp artık AGS Forumları'nda duyurusunu yapmayı planlıyorum. "AGS grafikli" şeklinde kendime aldığım notta kast ettiğim şey, AGS'yle birlikte gelen default grafikleri kullanan basit bir macera oyunu.
Monday, October 31, 2011
The Phantom of the Opera is here, inside your mind
Bu foto-postun konusu benim Cadılar Bayramı kutlaması için aldığım maske. Aslında bunu bir kostümlü parti için almıştım, ama partiye birlikte gitmeyi planladığım arkadaş grubum partiye gitmekten vazgeçince ben de evde oturup Arkham City oynamaya karar verdim. Maskem bari boşa gitmesin diye fotoğrafını çektim.
Opera'daki Hayalet'in maskesini ürkütücü olduğu kadar zarif bulurum.
Yandaki resimde maske yüzüme oturmamıştı, gördüğünüz gibi, ama bunun verdiği çarpıklık duygusu bana bu resmi sevdirdi.
Bir de konumuz ürkütücü şeylerden açılmışken, last, but not least olarak, geçen gün karşılaştığım BaşGimpa'nın broşürünü de yayınlamak istiyorum.
Subscribe to:
Posts (Atom)



















