Sunday, August 13, 2017

Oynadığım oyunlar (Yaz 2017)

Evet, blogu çok boş bırakıyorum. Daha sık yazmam lazım.

Son zamanlarda oynadığım, hoşuma giden birkaç oyundan bahsedeceğim.

The Darkside Detective


 

Korkunç şeyleri sevdiğim gibi; korkunç olmayan, ama korku temalı komik şeyleri de çok seviyorum. The Darkside Detective'in ilgimi çekmesinin bir nedeni bu, bir diğeri de pixel art'lı bir macera oyunu olmasıydı.

Detective McQueen olarak çeşitli paranormal vakaları çözmeye çalışıyoruz. Oyundaki esprilere bayıldım, bir sürü popüler kültür ve eski adventure oyunları göndermesi var. Bir bölümde Lovecraft ve Poe'nun ruhları kavga ediyor, oyundaki şefimizin soyadı Scully ve tam da Dana Scully'e benziyor, bir yerde mor bir tentacle karşımıza çıkıyor mesela.

Kendisi macera oyunu yapan adam itiraf edince komik olacak, ama ben iyi bir macera oyuncusu değilim. Monkey Island gibi klasik macera oyunlarındaki bulmacaların çoğunu kendim çözemiyorum. The Darkside Detective'de pek zorlanmadım, yürütülmesi gereken mantıklar çok barizdi. Okuduğum kullanıcı incelemelerinde oyunun bulmacalarını aşırı kolay olduğu için eleştirmişler, eğer hardcore adventure oyuncusuysanız size de aşırı kolay gelebilir.

Keyifli bir oyundu, ama her biri yaklaşık 1 saat süren sadece 6 bölümden oluşuyor olması bir eksi.

Platform: PC, Mac, Linux

A Normal Lost Phone

 

Sıradışı sunumuyla ilgimi çeken A Normal Lost Phone'da yolda bulduğumuz bir telefonu kurcalıyoruz. Evet, oyunun bütün etkileşimi sanal bir telefon üzerinde gerçekleşiyor. Telefon, kısa bir süre önce tamamen ortadan kaybolan Sam isimli bir gence ait. Sam'in neden ortadan kaybolduğunu anlamak için telefonu kurcalıyoruz.

Oyunun büyük bir kısmı mesajları okumakla, geri kalanı da bazı yerlere (mesela Sam'in üye olduğu bir dating sitesindeki profiline) erişmek için bulmacaları çözmekle (mesela gerekli şifreleri tahmin etmekle) geçiyor. Bu yüzden oyunun kısıtlı bir oyuncu kitlesine hitap ettiğini söyleyebilirim.

Bu oyun bana Gone Home'u hatırlattı. İnsanların özel hayatını kurcalayan bir insan rolünde olmamızın yanısıra, oyunun hikayesi de Gone Home'a benziyor. Spoiler: Bir LGBT bireyin kendisini keşfetmesi ve gördüğü baskı
   

Platform: PC, Mac, Linux, iOS, Android

Peridium

 

Aklıma fikir gelmediği için katılamadığım AdventureJam2017'in birincisi olan oyun Peridium da çok ilgimi çekmişti, henüz yarışma sonlanmadan önce.

Bilim kurgu-korku türündeki bu kısa macera oyunu Antarktika'daki bir araştırma merkezinde geçiyor. Buza gömülü, gizemli bir organizma üzerinde araştırma yapan bir bilim insanıyız. Tabii ki işler ters gidiyor (zaten Antarktika'da gizemli bir yaşam formunu incelerken sorun çıkmaması çok orijinal bir senaryo olurdu), verdiğimiz ölüm kalım savaşının ortasında oyun başlıyor.

Bulmacalar gayet mantıklı, seslendirme harikülade. Kendimizi kaybettiğimiz anlar var, oyuncuyu germe konusunda gayet başarılılar.

Oyunun en sevdiğim kısmı, ısınmak için yaptığımız bir eylemdi, spoiler vermeyeyim.

Türü sevenlerin kaçırmaması gereken, ücretsiz bir oyun.

Platform: PC, Mac, Linux

 

Friday, March 24, 2017

Zenci L tartışması ve bir teori

Benim internet üzerinde sık sık tartışılan bir konuyla ilgili bir teorim var. Hayır, uzmanlığım/mesleğim psikoloji değil, sadece gözlemlediklerim üzerinden sonuç çıkarıyorum. İlgili alanlarda uzmanlık sahibi insanların da fikrini merak ediyorum.

Tartışma konusu

Death Note'un Amerika uyarlaması filmi gelecek. L'i bu filmde zenci bir aktör canlandırıyor.

Bu konuda insanlar ikiye ayrılmış durumda. Ben dahil olmak üzere birileri "Biz bu karakteri beyaz tenli hayal ettik, görünüşü çok alakasız birisine rol verilmiş," diyor. Ötekiler de "L'in karakterinin ırkla hiçbir alakası yok. Rahatsız olduysanız ırkçısınız!"

Bir karakteri farklı ırktaki bir oyuncunun canlandırması konusunda yaşanan ilk tartışma L değil. Kara Kule'nin filminde Roland'ın, Harry Potter evreninde geçen tiyatro oyununda Hermione'nin de zenci oyuncular tarafından canlandırılması aynı tartışmaları yarattı.

Peki biz daha önceden beyaz olarak tasvir edilmiş, canlandırılmış karakterlerin ten rengine sadık kalınmasını istediğimiz için ırkçı mıyız? Kesinlikle katılmıyorum.

Teorim
İnsan zihni çok kompleks bir varlık. Birbirinin tıpatıp aynısı iki farklı zihnin dünya üzerinde bulunabileceğine inanmıyorum. Düşüncelerimiz, etrafı nasıl algıladığımız da kişiden kişiye göre değişiyor.

Ben dahil olmak üzere insanlardan bazıları, diğer insanları (kurgusal karakterler de dahil) zihinlerinde fiziksel özellikleriyle beraber tutuyor. Bu yüzden çok uzun süredir tanıdığım siyah saçlı bir kadın, saçını sarıya boyattığında yeni haline alışmam zaman alabiliyor. Çünkü o kadını siyah saçlı olarak zihnimde kodlamışım, sarışın olunca yeni bir insan karşımdaymış gibi hissediyorum.

İnsanlardan bazıları da tamamen soyut olgularla insanları ve karakterleri aklında tutuyor. Kişilik, zekâ, vesaire... Belki yapılması gereken bu, ama ben bunu yapamıyorum.

Gücü kişiden kişiye göre farklılık gösteren görsel hafıza gibi hafıza tipleri olduğunu biliyorum, bu farklılığın bununla alakası olabileceğini düşünüyorum.


Mesela bana "Şirinler'in filmini çekeceğiz. AMA ŞİRİNLER KIRMIZI OLACAK!" deseler garipserim. "Moulin Rouge'un remake'ini çekeceğiz, ama Satine esmer ve 80 kilo olacak!" deseler de.

Yani meselenin ırkçılıkla değil, karakterleri kafamızda nelerle kodladığımızın farklılığıyla alakası olduğunu düşünüyorum.

Peki anime karakterlerinin beyaz olmasına neden karşı çıkmıyorsunuz?
Tartışmadaki ilginç noktalardan birisi, L dışındaki karakterlerin filmde beyaz oyuncular tarafından canlandırılmasının neden bizi rahatsız etmediği. Bununla da ilgili bir teorim var.

Animelerdeki Japon karakterler genellikle gerçek Japonlara benzemiyor. Gözleri büyük, saçları açık renkli karakterler var. Japonlar "Biz beyazlara benzemek istiyoruz" falan demiyorlarmış, kendilerini algıladıkları gibi çiziyorlar, o çizdikleri karakterleri görünce de onları Japon olarak algılıyorlarmış. (Kaynak: https://thesocietypages.org/socimages/2010/08/30/guest-post-why-do-the-japanese-draw-themselves-as-white/ )

Böyle olunca da ben Kira'yı sarı saçlı, beyaz tenli bir genç olarak algılıyorum. Nedeni basit, çünkü öyle çizilmiş! Biraz önce söylediğim gibi, insanların gördüklerini algılama şekli farklıdır. Filmdeki Kira'yı oynayan aktör de algıladığıma yeteri kadar benziyor. Hoş, Misa Amane'den uyarlanan karakteri ben olsaydım kesin sarışın yapardım.

Peki neden bu kadar uzun bir makale yazdım?

Çünkü şüphesiz ki ırkçılık çok ciddi bir sorun ve ona karşı mücadele edilmesi gerekiyor. Irkçılık olmayan bir şeye ırkçılık gibi davranmanın ırkçılık problemini çözmemizi zorlaştırdığını düşünüyorum. 

Saturday, February 25, 2017

Şubat 2017, Kişisel karalamalar

Uzun bir süredir kişisel yazı yazmamıştım. İşlerim bu aralar yoğun değil, nihayet kişisel blog gönderileri için vakit bulabildim.

Aslan Game Studio işleri ile uğraşmaya devam ediyorum, uyanık olduğum zamanın çok büyük bir kısmı çalışmakla geçiyor. Bloga yazmadığım bir sürü oyun çıkardım. Beni takip ediyorsanız zaten Kayıp Yanıtlar'ı (Lost Answers) falan hep biliyorsunuzdur, tekrar burada yazmak istemiyorum.

Bazen strese giriyorum, ama genel olarak mutlu olduğumu söyleyebilirim. Şu anki halimden çok daha fazla başarılı olmak için hırsla yanıyorum. Amacım Taleworlds kadar kalabalık bir ekibin başında olmak değil, ama "korku oyunu" dendiğinde akla ilk gelen oyunları yapmak istiyorum.







Blogu çok eskiden beri takip ediyorsanız (7-10 yıl öncesinden beri falan bahsediyorum) benim eskiden Asporia diye bir hayali ülkem olduğunu hatırlayacaksınız. Arleon diye bir prensi vardı, benim alter ego'mdu, onun Melona isimli bembeyaz tenli, kızıl saçlı bir eşi vardı.

Artık hiçbir kalmadı!

Ben mi çok realist bir insana dönüştüm, yoksa artık hayali bir dünyaya olan ihtiyacım mı kalmadı, yoksa buna "İyileşmek" mi deniliyor, bilmiyorum. Ama artık Asporia diye bir yer yok.

Ama hayal gücümü kesinlikle yitirmedim. Self'i bitirdikten sonra "Bir daha aklıma korku hikayesi gelmezse ne yapacağım?" diye endişeleniyordum, şimdi  Etkileşimli Korku Hikayeleri'nde 6 tane hikaye var. Ve bu 6 hikaye, aklıma gelenlerden sadece bir kısmı! Asla yayınlanmayacak hikayeler de aklımda var, ama oto sansür uyguluyorum.

----




Bu arada Palyaço Evi 2 ve Pawn of the Dead'in durumunu merak ediyorsanız söyleyeyim.

Şu an detayını vermeyeceğim bir iş alma ihtimalimiz var, birkaç ay sürecek. Palyaço Evi 2'yi BELKİ ondan sonra yapacağım. BELKİ diyorum, çünkü oyunun tasarımının şu anki halinden memnun değilim. Graveyard Shift gösterdi ki insanlar oyunu oynadıkça sürekli yeni içerik görmek istiyor. Palyaço Evi 2'de farklı farklı bölümler olacak, ama oyuncuların daha ilk bölümde sıkılmasından korkuyorum. Eğer ilgi çekici bir şeyler bulamazsak sanırım oyunu iptal edeceğim, ikinci bir başarısızlık yaşamak istemiyorum.

Pawn of the Dead de askıda. (İptal olmazsa) Palyaço Evi 2'den sonra ona geri döneceğim. Ama itiraf etmem gerekirse o proje beni heyecanlandırmıyor, ben korku macera oyunu yapmak istiyorum, ama PotD için çok fazla kaynak harcadım.

Thursday, February 9, 2017

Neden hep korku oyunu yapıyorum?

Yine Türk oyun sektörüyle ilgili rant yazısı ile karşınızdayım! Bu sefer konumuz sürekli duyduğum bir şikayet.

"Türkiye'de çok fazla korku oyunu yapılıyor. Yapımcıların başka türlere yönelmesi lazım."
Bunu bazen oyunlarla ilgili sayfalarda, sitelerde okuyorum. Bazen de direkt bana söyleniyor, benden başka türde oyunlar yapmamı istiyorlar. Korkuya devam edeceğim, işte nedenleri:



1. Bu benim tutkum. 

Ben bu işi sevdiğim için yapıyorum, yoksa amacım çok para kazanmak olsa Havelsan'da falan çalışmayı ben de biliyorum. Stephen King'e, Lovecraft'a falan "Abi çok fazla korku romanı var, başka türlerde yaz" demek gibi bir şey bu (King'in korku olmayan çok başarılı romanları var, doğru, ama adamın uzmanlığı korku). Türkiye'de RTS oyunu yapılmıyor diye pek oyuncusu olmadığım bu türde çalışsam ortaya güzel bir ürün çıkmaz.

Self'in, The Doll'un falan başarılı olmasının bir sebebi onları yaparken ruh katmış olmamdı, hepsinin kişisel yanları var. Sadece bu da değil, korkutucu şeylerin (karanlık, palyaço, vs) insanları neden korkuttuğuna dair de sürekli araştırma yapıyorum ve oyunları bu temeller üzerine inşa ediyorum.



2. Çünkü diğer türdekileri oynamıyorlar

Bana "Başka türde oyunlar yap" diyebilmeniz için ilk önce yaptığım başka tür oyunları oynamış olmanız gerekiyor bence. App Store'daki oyunların son 30 gün indirilme sayısı sırasını koydum.

Mesela bir de Su Topu Oyunu diye bir oyun var, iOS'ta toplamda 89 kişi indirdi. Ondan çok sonra çıkan Etkileşimli Korku Hikayeleri şu an 6K'da (Android'de 18K), giderek artıyor.

Anlıyorum, piyasada çok fazla korku oyunu var, ama "Başka oyun yap"ı lütfen bana söylemeyin.

Thursday, August 11, 2016

Demokrasinin ülkemizde bilinmeyen ilkeleri


İnsanların kendilerini yönetecek temsilcileri seçmeleri güzel bir şey elbette, demokrasiyi savunurum. Ama bir sorun var, demokrasiyi savunan insanlarımız demokrasinin ne olduğunu bütünüyle bilmiyor. Demokrasi kavramının ilkeleri vardır, bakalım bunlar neler.

I. Halkın liderleri seçmesi
Bunda sorun yok. Bu biliniyor.

II. Katılım: Vatandaşın demokrasideki rolü
Vatandaş sadece oy vermez; partilerin neler yaptığını takip eder, fikirlerini belirtir. Türkiye'de muhalif olup da fikirlerini belirten insanlar tanıyorum, ama maalesef azınlıktalar. Çünkü en basit şekilde ifade etmem gerekirse muhalifler KORKUTULUYORLAR. İnsanlar mesleklerini (ya da en iyi ihtimalle işlerinde yükselme şansını) kaybediyorlar veya komik "kanıtlarla" iftiraya uğramaktan korkuyorlar. Bu korku gerçek. Memur arkadaşlarım fikirlerini Facebook'ta tartışabilmeye başladığı zaman ikinci demokrasi maddesi sağlanacak.

III. Tüm vatandaşların haklarının korunması
Azınlıktaki bir insanın haklarının devlet tarafından ihlal edilmemesi gerekir. Mesela siz üniversite sınavı yapıyorsanız kendi adamınıza soruları vermemeniz gerekir. Sizden farklı bir ideolojiye sahipler diye askerleri birbirinden komik "kanıtlarla" hapse atamazsınız. Size oy veren insanların içki içmesini yasaklayamazsınız da mesela, insanın gayet inanç özgürlüğü vardır. Yok eğer "Biz eskiden mağdurduk, şimdi hak ihlal etme sırası bize geldi" veya "Ama din böyle emrediyor" diyorsanız, üzgünüm, ama savunduğunuz şeyin adı "demokrasi" değil.

IV. Kanunlar karşısında eşitlik
Eğer bir politikacı yolsuzluk yapıyorsa bunun muhakemesi onun ne kadar oy aldığıyla yapılmaz; adil, bağımsız mahkemede yapılır. Politikacı, devletin kaynaklarını kendisini zenginleştirmek için kullanamaz. Gerçi zaten yolsuzluk olduğuna inanmıyorsunuz, gemiciklerin de maaşla alındığına inanıyorsunuz, bu yüzden bu maddeyi tartışmayacağım.

Neticede 4 maddeden 3'ü (hadi yolsuzluk yok diyelim, 2 yapalım) eksik, umarım şu anki sistemin neden "demokrasi" olmadığını açıklayabilmişimdir.

Kaynak: What is Democracy

Sunday, August 7, 2016

"O sizi seviyorsa, siz de onu sevmelisiniz" düşüncesi

Normalde hep oyun yapımıyla alakalı blog yazısı yazarım, bu sefer bir değişiklik yapıp aşk ve ilişkilere değineceğim. 28 yaşında bir insan olarak geçmişte çok sayıda online mutsuz ilişkim oldu, onlardan bir takım tecrübeler edindim.

"Seni seven, sana değer veren bir insanı sen de sevmelisin" düşüncesi var. Bununla ilgili resimler falan hazırlanıyor. "Bir adam, sevdiği kadın için 120 saat uğraşıp duvara resim yapmış, sonra pis kadın, adamı reddetmiş" haberleri paylaşılıyor. Ben buna karşıyım. Neden mi?








Bir kadının/erkeğin sizi sevmesi ve değer vermesi elbette güzel bir şeydir. Ama bu, sizin de ona karşılık vermenizi, bir ilişkiye girmenizi zorunlu kılmaz. Size çekici gelmediği gibi bir de herhangi bir sebeple sizi turn off eden ("tahrik etme"nin tam zıttı, Türkçe karşılığını bulamadım) bir insanla ilişki kurmamalısınız. Bu sadece kendinize iyilik de değil. Eğer siz mutsuzsanız zaten karşınızdakini de mutlu edemezsiniz, ilişkinin kaderi bitmektir.

Tecrübelerim oldu. Bunlardan en dramatik olanı, kendisinden "H" diye bahsedeceğim Filipinli eski bir kız arkadaşım. Tanıdığım en salak insanlardan birisiydi (ama Filipinlileri genellemeyeceğim; gerçekten zeki olanlarla da tanıştım. Türkiye gibi; zeki insanlar da var, dinozorların varlığının evrimciler tarafından uydurulduğuna inananlar da). Eski bir sevgilimi aşağılamam belki çok etik değil, ama benim sizi tezime ikna edebilmem için gerekli.

Yahoo'nun chat odalarında tanıştık, yıl sanırım 2010'du (yani 22 yaşındaydım). Patates kalitesindeki kamerasından çıkan görüntülere göre çok güzel bir kızdı, çok beğendim, o da beni çok beğendi, kısa bir süre bana aşık olduğunu söyledi. İltifatlar etti. Ben de mutlu oldum, tipik bir Aslan olarak beğenilmek benim zayıf bir yönüm(dü eskiden, artık daha dirençliyim). Sevgili olduk.

Ama sorunlar vardı.

Kız "you are" yerine "u r" diyordu. Ve "you are" ile "your"u (yani aslında "ur" ile "u r"ı) birbirine karıştırıp duruyordu. Bense bir grammar nazi'yim. "Tamam, Amerikalılar da bu hatayı yapıyor," diyerek görmezden gelmeye çalıştım. Sonra kızın İngilizce soru sormayı bilmediği ortaya çıktı. Mesela "Are you hungry?" demesi gerekirken "u r hungry" diye bir cümle geliyordu, soru işareti yok, cümle yapısı soru değil, onun soru olduğunu sizin kendiniz anlamanız gerekiyor. Benim gençken kişisel çatışmalarım vardı, bunlardan birisi de "Lanet olsun, kibirli bir grammar nazi olmamalıyım, insanlar dili benim kadar iyi kullanamıyor diye küçümsememeliyim!" idi.

Bilgisayarında nasıl dosya silineceğini bilmiyordu, öğrenmeye de çalışmıyordu.

Bana bazen Türkiye'de saatin kaç olduğunu soruyordu, "22:00" diyordum, "AM or PM" diye soruyordu. PM olduğunu söyleyince yine saatin kaç PM olduğunu soruyordu, çünkü 22'den 12'yi çıkartamıyordu. Tamam, kız hemşirelik okuyordu, çok iyi matematik bilmesine gerek yok. Sonra ben benim kişisel websitemde çalışan bir PHP kodu yazdım. ahmetkeles.net/time.php diye bir sayfaya giriyordunuz, size Türkiye'de saatin şu an kaç olduğunu gösteriyordu. Bu sayede H ben offline'ken saatin burada kaç olduğunu bilecekti. Çok basit, değil mi? Bir sorun çıktı, H'ye bu siteye girip saati öğrenebileceğini anlatamadım. Bir bilgisayar mühendisliği öğrencisi için, yaptığı bir işin ne olduğunu sevgilisine anlatamaması çok sinirlendirici.

En güzelini sona sakladım. Bir pazar günü bana "Kiliseye gittin mi?" diye sordu. Tabi ki "Hayır" dedim, sonra bana sordu, "Neden?" (tam dediği şey "y", soru işareti yok tabii). Hristiyan olmadığımı söyledim, yanıtı "y". İnsanı kilitleyen bir soru, bir insan neden Hristiyanlığa inanmaz? Şaşkınlığım geçtikten sonra Türkiye'nin Müslüman bir ülke olduğunu, ailemin Müslüman olduğunu, bu yüzden Hristiyan olmadığımı söyledim. "Neyse, seni böyle de severim" dedi (Allah razı olsun).

Bir hafta sonra, yine bir pazar günü ne oldu dersiniz? Yine benim kiliseye gidip gitmediğimi sordu! Aynı şeyi açıkladım, anlamış gibi yaptı. Bir hafta sonra aynı diyalog.

Başka bir sürü salaklık var, özel hayatımı çok deşmemek adına bu yazıda bahsetmeyeceğim. Ben yarı-sapyoseksüel olarak (karşımdaki kadından tahrik olabilmek için onun hem zeki olması, hem de salak olmaması lazım) H'yle beraberken sürekli turn off oluyordum. Ama "Bir kız sizi seviyorsa onun değerini bilin, çünkü o sizin sevgiliniz" temalı bir yazı görmüştüm, beni çok seven bir kızı terk etmek istemedim. Sonra eskiden üyesi olduğum bir siteden Türk bir kızdan mesaj geldi, benim sitede yazdıklarımı ve görünüşümü çok beğenmiş, benden hoşlanıyormuş. Türk kızı, H'yle sevgili olduğum için kibarca reddettim, o da "Ahh, tüm iyi erkekler kapılmış" dedi.

Ertesi gün ne oldu, tahmin edin. H, "Ben seni mutlu edemiyorum" diye ağlayıp beni terk etti.

Buna benzer birkaç online ilişkim daha oldu. Mesela Amerikalı, 200 kilo bir kadını sırf bana çok aşık diye kabul ettim, o ilişki kısa sürdü, çünkü başka kadınları arzuluyordum. Kadın salak veya kötü niyetli değildi, ama fiziksel olarak bana çekici gelmiyordu.

Şu an geçmişe baktığımda bu "Beni seveni ben de sevmeliyim" düşüncesiyle girdiğim tüm ilişkilerden dolayı pişmanlık, hatta kendime karşı suçluluk duyuyorum. Belki de ben H'den daha geri zekâlıyım, çünkü o kadar salak bir kıza "sevgilim" dedim. Belki de o bana mesaj atan Türk kızla çok mutlu olacaktım, bilmiyorum. Ama şundan eminim: Yalnız kalmak, yanınıza yakıştıramadığınız bir insanla ilişki kurup kendinizi mutlu olmaya zorlamaktan daha iyi. Keşke o ilişkilere harcadığım zamanı Self'e ayırsaymışım ya da Quake oynasaymışım.

Bir insanın sizi sevmesi, değer vermesi ne zaman değerlidir, biliyor musunuz? O insan sizi turn off etmiyorsa, sizin sevgilide aradığınız kriterlere sahipse. Beni online ilişki kurmaktan vazgeçiren şey, 2 yıl önce Türk bir kızla yaşadığım ilişkiydi. Aradığım her kriter onda vardı, mental olarak H'yle onu karşılaştırmak, kendisini Pokemon zannedip pencereden atlayan çocuğun zekâsıyla Atatürk'ünkini karşılaştırmak gibi bir şey. Ayrıldık, ama bu kız beni arkadaşı olarak seviyor, "Kızım" dediği kedisinin babası ("boşanmış babası" diyeyim) olarak görüyor ve bu benim için çok değerli. Çünkü yanında olmaktan dolayı mutluluk ve gurur duyuyorum. Bana "sni çk sviyoum" yazan bir kız beni okyanuslar kadar sevsin, 2016'daki değer yargılarıma göre bunun değeri yok.

Kibirli miyim? Evet. Ama eğer siz de salaklık karşısında cinsel isteğinizi kaybediyorsanız, sizin de kendinizi mutsuz olacağınız bir ilişkiye zorlamamanız gerek. Bu diğer her kriter için geçerli. Kendinizi ve sizi mutlu/mutsuz eden şeyleri tanıyın. Sevilmek, sizi borçlu kılmaz.

Bencil miyim? Belki. Ama kendim mutsuz olduğum bir ilişkide karşımdakini de mutlu edemiyorum. Bu sizin için de geçerli.

İki yıldır yalnızım. Ama geçmişe bakınca, yalnızlığın o kadar kötü bir şey olmadığını görüyorum.

Benim aşık olduğum bir kadın da beni gayet göbeğim var, gözlüklüyüm ve doğru dürüst para kazanamıyorum diye kabul etmeyebilir. Üzülürüm tabii, ama bu o kadını bir orospu yapmaz. Aynı şey bir erkeğin 200 kiloluk bir kadını çekici bulmamasında da geçerli olmalı.

Friday, February 26, 2016

"Kadın gibi yaşamaktansa, erkek gibi ölmeyi tercih ederiz."

"Kadın gibi yaşamaktansa, erkek gibi ölmeyi tercih ederiz."

Bu zihniyeti hepimiz biliyoruz. Kendisinden farklı takım tutan insanları kadın olmakla aşağılamaya çalışan zihniyet. Kadın olmanın çok aşağılık, eril pozisyonunda bulunmanın da çok yüce olduğunu zanneden lanet bir zihniyet.

Geçen gün bir maç fotoğrafı gördüm. Taraftarlar, bir şişme kadına rakip takımın formasını giydirmiş ve kadını ateşe vermişler. Eminim "Size tecavüz edeceğiz!" anlamına gelen küfürleri de savurmuşlardır şişme kadını ateşe verirken. Kanser resmen.
En çok merak ettiğim şey, şişme kadını ateşe veren adamların evli olup olmadıkları. Evlilerse, eve hanımlarına döndüklerinde aralarında nasıl bir diyalog geçtiği.

- Merhaba kocacığım, maç nasıl geçti?
- İyiydi. Bir tane şişme kadına X forması giydirip ateşe verdik. Çünkü senin bir kadın olmak, cinsel ilişkide pasif konumda olmak çok aşağılık bir şeydir. Kurbanı ateşe vermek de çok yüce, tıpkı Özgecan'ın katilleri gibi.
- Çok iyi! Senin için yemek yaptım. Yemeğin bitince beni aşağılık konuma sok.

Bu futbol taraftarları eğer bekarlarsa, kız bulamamışlarsa o kadar şaşırmıyorum. Benim tüm kız arkadaşlarım ben onlara (genel olarak kadınlara) değer verdiğim için benle birliktelerdi, onlar gibi kadınlar kendilerini aşağılatmak istemediklerinde de eminim bu futbol taraftarları kadınları suçluyorlardır. Ama evli olmalarına, kendilerini yanan şişme kadın pozisyonuna sokan kadınları bulmalarına şaşırıyorum. Erkekler kadar kadınların da genelinin bilinçlenmesi lazım ki abazan denyolar sap kalsın, sap kalınca da kendilerini sorgulasınlar.

(29 Ekim 2015'te yazdığım bir yazı)