Friday, November 6, 2009

Breakthru

Bu hafta boyunca (pazar akşamından beri, tam olarak) dışarıya neredeyse hiç yansıtmamış olsam da kendimi genel olarak harika hissettim. Neşeli ve huzurluyum, sadece işlerim iyi gittiği için değil ama başka şeyler için de.

Son haftalarda ders aralarında çizdiklerim.





Bu papyonlu kedinin bir esprisi yok. Sadece aklıma gelen bir çizgifilm sahnesi.





Bu da bir harlequin. Fena olmadı gibi.


Bu cuma ve haftasonu CoolBlueFiles.Net'i hazır hale getirmekle meşgul olacağım.

Tuesday, November 3, 2009

Come, come, come into my world

Saturday, October 31, 2009

Vorlak

Bakalıım, neler olmuş.

Biraz önce arkadaşlarımla beraberdim, oldukça güzel vakit geçirdim (sağdaki fotoğrafı çeken Neox). Geçen günkü nargile de güzeldi. Oyungezer forumları ile olan ilişkimi uzun bir süre önce kesmiş olmam arkadaşlarımla görüşmeyeceğim veya dergiyi de almayı bırakacağım anlamına gelmez.

Arkadaşlarımın yanındayken kendimi olmak istediğim kişi gibi hissediyorum.

Geçen gün staj mülakatında yaşadığım (daha doğrusu çok sık bir şekilde yaşadığım, mülakatta tekrar yaşadığım) sıkıntı kendimi kendim gibi hissedememem. Bazen kendimi başarısız, bilgisiz, yeteneksiz ve çirkin bir insanmışım gibi hissediyorum ve aynaya bakmak bile beni rahatlatmıyor, sanki aynadaki ben değilmişim gibi. Eskiden bana ben öyleymişim gibi davranan, beni öyle hissettiren insanlarla artık ilişkim kalmamış olmasına rağmen kendime olan güvenimi tamamen oturtamadım henüz, görünüşe göre. Yoksa insanlarla kurduğum iletişimim daha iyi bir noktaya gelebilirdi.

Geçen haftalarda okul pikniğine gitmeden önce çekilecek yeni fotoğraflara yer kalması için dijital fotoğraf makinemdeki resimleri sildim, ama bazı resimlerin yedeğini almayı veya onları koruma altına almayı unutmuşum. Ablam ve Ezgi'yle doğumgünümde çektiğim resimler de arada gitmiş, içime oturdu.

Kedigiller Ankara'ya geldiği zaman Anıtkabir'de çektiğimiz fotoğraflardan birisi.

--

Bir de geçen hafta Ahmet's AGS Fight Game'in 2009 sürümünü çıkarmıştım, kaza yaptıktan sonra ondan bahsetmeyi unuttum. Yayınladığım şeyin önemli olan kısmı kaynak kodları, ama eğer kaynak kodunu yayınladığım oyunun nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız oyunun derlenmiş hali burada.

--


Geçen gün Thales'in blogunda şu yukarıdaki görseli gördükten sonra aklıma bir espri geldi: "Bnlar ne yhaa! Turqche konu$" söylemi, gotik alfabesi ve ilanda görülen insanın yüzüne yapılacak komik bir makyajla bir ilan hazırlamak. O kadar kötü bir espri değil ("Aslında fena bir espri değil ama niye kimse gülmedi anlamadım"), ama sonra sadece "Turqche konu$"u yazarken bile içim cız etti. Cız! Çıkan ses buydu.

--

"Gord10" nick'inden nefret ediyorum. Ama bu nick'i o kadar uzun bir süre kullandım ki (o zamanlarda bile bu nick'i kullanma nedenim aynıydı, komik) insanlar beni bu isimle tanıdı, hatırlamaya alıştı. Lorean'ı tercih ederdim. Arleon'u değil, çünkü kendimi nadiren Arleon nickine layık hissediyorum. Olmak istediğim kişi gözümde o kadar büyük bir değere sahip ki o nick'e sahip olup da sadece sıradan, basit insanların yapması gereken şeyleri yapmak bana bir forumda Atatürk avatarına sahip bir üyenin bozuk bir Türkçeyle trollük yapması gibi absürt görünüyor. (tamam, bu ikinci durum çok daha absürt, ama ne demek istediğimi anlamış olmalısınız)


----

Bu da Life of Brian adlı filmin sonu. Hayır, filmin sonunu bilmek filmden alacağınız zevki azaltmayacak (belki Hıristiyan inancında Hz. İsa'nın çarmıha gerildiğini bilmiyorsanız o zaman spoiler olabilir) ("Uff, oğlum, The Passion of the Christ'ın sonunda İsa çarmıha geriliyormuş!"), içiniz rahat olsun. (İngilizce altyazılar olmadan ne dediklerininin bir kısmını anlayamadığımı itiraf etmeliyim)



Bir de embedding'i kapalı olan şu video var, Ragnor'un bugün bahsettiği Robot Chicken'ın Star Wars bölümü gerçekten çok güzelmiş.

Friday, October 23, 2009

There's innocence torn from its maker
And stillborn, the trust in you
I have lost all trust I had in you
This failure has made the creator
So would you tell him what to do?
I have lost all trust I had in you

Thursday, October 22, 2009

Kaza

Öncelikle şunu söyleyeyim, sağlık durumum iyi. Ayak bileğimde sıyrık var, o kadar. Bu kaza çok daha kötü bir şekilde de sonuçlanabilirdi.

Bu sabah bana araba çarptı.

Sabah okulun semt servisine ulaşmam için özellikle o saatte arabaların vızır vızır geçtiği bir caddeyi geçmem gerek (aslında daha güvenli ama uzun bir yol var, artık orayı kullanmaya başlasam fena olmayacak gibi). Uykusuzdum, sabah laboratuarına yetişeceğim diye dikkatsiz davranıp yolu hızla geçmeye kalktım. Hızla hareket ederken yolun ortasında dengemi kaybetip devrildim, bu bana çok önemli birkaç saniye kaybettirdi. Kalktığımda bir araba hızla üzerime geliyordu, arabanın yönünü değiştirmeyeceğini varsayarak ileriye, geçmem gereken kaldırımın yönüne doğru bir adım attım. Arabayı süren kişi varsaydığım gibi davranmayıp aracı sağa kırdı (yani tam benim hamle yaptığım yeri engelleyecek şekilde), bunu fark ettiğim an hemen tekrar geriye çekildim ve o araç bana temas etmeden yanımdan hızla geçti. Yapmam gereken şeyin o cadde üzerinde daha fazla vakit kaybetmeden kaldırıma geçmek olduğunu düşündüm ve kaldırıma doğru atıldım. Aklıma Yaya Tehlikede gelmişti.

İkinci bir araba daha üzerime geliyordu. Araba yavaşladığı ve ben hemen ileriye atladığım için ikinci arabayla olan temasım, arabanın dikiz aynasının sağ koluma çarpmasıyla sınırlıydı. Çarpış sert değildi, ama bu beni devirmeye yetti.

Devrildiğim nokta zaten kaldırıma o kadar uzak olmadığı için devrildiğim yerden kaldırıma zıplamak (aslında "zıplamak" yerine daha epik bir kelime kullanabilirim) çok zor olmadı. Kaldırıma düştükten sonra ("kondum" diyemem, nasıl bir zıplayış olduğunu hayal edin) ilk yaptığım şey nefes almak için kaldırımın kenarına oturmak oldu ("kaldırımın kenarı" dediğim tabi ki araba yolu kenarı değil, öbür kenarda oturulacak yer var).

Bütün bu anlattıklarım çok kısa bir süre içerisinde gerçekleşti.

Oturduğum yerde etrafımda bir kalabalığın oluşması uzun sürmedi. Bana nasıl olduğumu, acı duyup duymadığımı filan sordular işte. Tuhaf olan şey, arabanın bana çarptığı kısım (sağ kolum ve torsomun sağ kısmı) çok az ağrırken sol ayak bileğimin sağ tarafının yaralanmış olmasıydı. Sadece orası acıyordu, ama beni yürümekten veya ayağımı hissetmekten alıkoyacak bir yara değildi. Ne olur ne olmaz diye ambulans çağırdılar, bense buna gerek olmadığını, okulda lab'a girip ödevimi teslim ettikten sonra hastaneye kendim kontrole gideceğimi söylesem de kamuoyu böyle düşünmüyordu (heh).

Komik/trajikomik olan şey, oradaki insanlar benim o kazanın heyecanı içinde şok veya epilepsi nöbeti filan geçirdiğimi sandılar, çünkü ben normalde yabancı insanlarla (hatta bazen arkadaşlarımla) konuşurken o kadar heyecanlanıyorum, cümle kurmakta zorlanıyorum ki... Normal konuşmamın zaten o şekilde olduğuna, nöbet filan geçirmediğime onları ikna etmede zorlandım.

Ambulans uzun süre gelmeyince sonra bana çarpan arabanın sürücüsü ve servis yerinde bekleyen öğrencilerden birisi olan komşumun çocuğuyla beraber Başkent Hastanesi'ne gittik (itiraf etmeliyim, aynı okula gittiğimiz komşumu bugüne kadar pek sevmezdim, onunla hiç muhabbetimiz yoktu, ama benim için kendi dersinden oldu ve hastanede benimle o kadar ilgilendi ki ona epey borçlu kaldım).

Acilde ayak bileğimi incelediler, bileğin filmini ve benim EKG'mi çektiler, alkollü olup olmadığımı ölçtüler (%0.0 promilli çıktım, uzun bir süredir içmemiştim). Kırık, ezilme benzeri ciddi bir yaramın olmadığını gördükten sonra rapor alıp okula gittik (sürücü, benimle komşumu okula bıraktı). Doğrusunu söylemek gerekirse "Hii, yaralandım, hastayım, bu yüzden derslerden uzak kalmalıyım" düşüncesini rahatsız edici buluyorum, eskiden zaten yeteri kadar çalışmalarımdan geri bıraktı beni bu.

Ayak bileğimdeki yaranın nasıl gerçekleştiğini tam olarak anlayabilmiş değilim hâlen. O birkaç saniyelik aksiyonda adrenalim o kadar yükselmiş ki o yaranın ne zaman gerçekleştiğini fark ettirebilecek herhangi bir acı hissetmedim. Etrafımda toplanan insanların ve sınıf arkadaşlarımın teorisi bileğimin araba tarafından ezilmesi, ama çantamın içindeki güneş gözlüğümün sert metal kabının yamulduğunu, bildiğiniz şaftının kaydığını görünce (ufak bir alan üzerindeki tekerlek izi de ne olduğunu açıklıyor) tekerleğin bileğime sadece çarpığını/sıyırdığını düşünmeye başladım; o gözlük kabını o hale getiren ezilme bileğimi bu kadar sağlam bırakmazdı. O kaldırıma atladıktan sonra kaldırıma düşerek konmanın (sert bir düşüştü, ama caddenin o konumunda devrildikten sonra oraya o şekilde o kadar hızlı nasıl atlamayı başardığıma hayret ettim) sonucu olarak o yara oluşmuş olamaz çünkü hem o yaralı kısmın yere değmediğine, hem de o kadar geniş bir yaranın düşüş sonucu oluşamayacağına eminim.

Cesaretin getirdiği aptallık beni öldürüyordu.

"Geçmiş olsun" yorumlarınız için şimdiden herkese teşekkürler.

Sunday, October 18, 2009

Ateş

Bir süredir, bugün Ace'nin blogunda okuduklarımı hissediyorum: Yazmayı, konuşmayı istemek ama ne yazacağını bilmemek. Yapılması gereken şey ne yazacağımızı bilmediğimizi yazmak, sessizliğe karşı kazanılan zaferin ilk adımı bu.

Geçen neden mutlu olduğumu anlatayım (ne de olsa yeteri kadar kişiye anlattım), bu sömestırda staj yapmak istediğim yerin aradığı stajyer pozisyonlarından birisinin iyi derecede AGS bilgisi gerektirdiğini fark ettim. Temel düzeyde İngilizce ve programlama bilgisi de gerekiyor, danışman hocama transkriptimi firmaya yollama imkanım olup olmayacağını soracağım.

Şu an üzerinde çalıştığım şey, yıllar önce yaptığım Ahmet's Fight Game'i AGS'nin yeni sürümü için en baştan yapmak. Lisede yazdığım dandik kodları kullanmak istemiyorum, şimdi eskisinden çok daha gelişmiş bir oyun var elimde (bir de o eski kodların webte bulunmuyor olması, benim onları kaybetmiş olmam gibi ufak bir ayrıntı da söz konusu, eheh). Ayrıca o yeni versiyonu geliştirmem için epey bir talep gözlemledim (bir de ismimi doğru yazsalar... adım Akhmet veya Ahmed değil), bunu yapmak için geç bile kaldım sanırım.

---

Geçen gün yine AGS Community'de Onehour Competition'ı host ettim (uygun Türkçe kelime aklıma geldi), çünkü geçen haftanın kazananı ben olmuştum (evet, o kazandığım hafta da zaten inanılmaz bir mücadele sonucunda kazanılmış bir zaferdi (!)) . Oldukça eğlenceli (ve bence başarılı) geçti, çünkü benim belirlediğim temaya uygun epey katılım oldu.

----

Son haftalar psikiyatrik durumum pek iyi sayılmaz. Bu haftanın sonlarında kendimi fena hissetmedim, çünkü çalışmak için motivasyonum epey yüksekti, ama son haftalarda çok basit bir şey kendimi iyi hissetmemi zorlaştırıyor (hayır, okulla ilgili veya bloga yazılacak şey değil).

Kendimi tekrar öfkeli hissetmeye başlıyorum. "Kendini sınırlandıran tek şey kendin ve salaklıkların!" cümlesini kafamdan atamıyorum. Bir cilt doktoruna gitmeye daha başlamadığım için kendime kızmaya başlıyorum, çünkü yüzüm bu kadar sivilceli olmasaydı ancak o zaman gerçekten yakışıklı olabileceğime ve şu ankinden daha fazla kişinin benimle beraber olmak isteyeceğine inanıyorum. Önceki ders döneminde gereksiz şeylerin beni üzmesine izin vermeyip kendimi salmasaydım yaşıtlarımdan geride kalmayacağımı ... Ama ironik olan, bunu düşünürken aslında yine gereksiz şeylerin beni üzmesine izin vermiş oluyorum. Arkadaşlarımla konuşurken sesimin incelmesinden, kekelemekten nefret ediyorum; kendimi tanıdığım karizmatik insanlarla kıyaslamaktan, onların ne kadar akıcı konuşabildiğini düşünmekten alamıyorum. "Çok daha fazlası olabilirdim!"

Bu beni korkutuyor, çünkü diğer insanlara çok basit gelecek bir şeyi elde edememiş olmak beni eski halime benzetebiliyorsa o zaman ne kadar iyileşmişim ben?

Hayır... Eğer çalışmalarım aksarsa veya insanlarla olan ilişkilerimi kötüleştirecek (aklımdan geçen düşünceleri söylemek gibi) bir şey yaparsam işte o zaman yenilirim. Bu bir ateş, ama artık beni değil, önümdeki engelleri yakacak.

Thursday, October 15, 2009

Mutluluktan havalara uçmak...

Alınan verileri başkalarıyla paylaşmaktan bile korkmak, gerçekleşmesi kesinleşmemiş bu olayı engeller belki diye...