Monday, September 28, 2009

Why so serious?



Evet, o olaydan hemen sonra bu esprinin yapılması kaçınılmazdı, maalesef Bale vs Joker esprisi YouTube'da önceden yapılmış. Montajım teknik olarak pek başarılı olmadı (gerçek ses kaydı ile videoyu senkronize etmek oldukça zordu) ama yine de idare eder sanırım.

Sunday, September 27, 2009

Keşifler ve geyik

DeviantArt'a koymaya çekindiğim bir çalışmam. Yine Source motoru için yaptığım haritadan ekran görüntüsünü C64 renk paletine göre düzenledim. Riverie River'da Where Light Doesn't Touch diye bir bölüm yer almayacak (büyük ihtimalle), bunu öylesine yaptım. Crimm's Son dışında bu grafik tarzını kullanan bir bölüm hazırlamayı planlamıyorum.

(Evet, oradaki ev Crimm's Son'daki evle aynı)

----

Son keşiflerimden birisi Balance of Power: 21th Century isimli oyun oldu. Oyuna başlamak ve oyunun nasıl oynanacağını kavramak oldukça basit (sadece siteye giriyorsunuz ve oyun ekranı yeni bir pencerede açılıyor), zor olan şey oyunda başarılı olmak.

MarvIndie'den alıntı:
Usta oyun geliştirici Chris Crawford'tan yeni bir oyun, Balance of Power: 21th Century. Aslında 1985'te çıkan ve inanılmaz bir başarı sağlayan Balance of Power'ın devam oyunu diyebiliriz. İlk oyunda soğuk savaş döneminde ABD'nin başına geçiyorduk. Şimdi ki oyunda ise 11 Eylül olayları sonrası ABD'nin başına geçiyoruz.

Buraya kadar herşey klişe gözükebilir ama Chris Crawford için usta derken öylesine konuşmuyordum. Yaptığı oyunların hepsi derinlikli ve ciddi oyunlardır, karşınızdaki oyun size klişe bir konudan çok daha fazlasını sunuyor inanın. Eğer ciddi stratejilerden hoşlanıyorsanız, ya da en azından oyunların sanat olabileceğine inanan ve bu konuda çalışan bir ustanın oyununu merak ettiyseniz kesinlikle deneyin, pişman olmayacaksınız.




Üstünde çalışılabilecek hedefler listesine göz attım, İsrail'in Gaza Strip'i boşaltması bana ilginç geldi ve İsrail'den bunu yapmasını alçakgönüllülükle istedim. Kabul etmedi. Bunun üzerine İsrail'e nükleer bomba attım. Çin, Avrupa Birliği, Hindistan, İran, Irak, Kuzey Kore, Filistin, Pakistan, Rusya beni nefretle kınadı, Kuzey Kore bana sansür uyguladı, teröristler Los Angeles'ın su şebekesini zehirledi ve bütün bunlar benim istifa etmeme neden oldu. Ama İsrail, Gaza Strip'i boşalttı!


Bir de oyunda böyle bir şey olmasını hayal ettim (bu sefer İran'a nükleer bomba atmıştım).









----

Son keşiflerimden (daha doğrusu ablamın keşfi) birisi Leverage adlı dizi. Sadece ilk bölümünü tamamen izledim, diğer bölümlerini ablamla beraber izlemek için saklıyorum, o izlediğimiz ilk bölümü oldukça beğendiğimizi söylemeliyim.

"Leverage follows a five-person team of thieves, computer experts and con artists, headed up by former insurance investigator Nate Ford, who use their skills to right corporate and governmental injustices inflicted on common citizens."

Dizinin en sevdiğim yanı karakterleri. Resimde pek belli olmuyor ama karizmatik ve sevimliler; özellikle de uzmanlık alanı silahlı kalabalık düşmanları etkisiz hale getirmek olan Eliot Spencer ve bana Order of the Stick'teki Haley'i hatırlatan Parker. Alec Hardison karakterini de ben olsaydım Die Hard'daki limuzin sürücüsü ve hacker terörist zenciler gibi Şabanlaştırırdım iyice (Die Hard'daki o iki Şaban zenci süperdi ya).

----


Geçen haftalarda Ben There, Dan That! ile Time Gentlemen, Please! 'i oynamıştım, ama burada bahsetmeyi unutmuşum.

Ben There, Dan That! ücretsiz olarak dağıtılıyor, devam oyunu Time Gentlemen, Please! de 5 dolar. Ücretsiz olanın ilk oyun olması iyi bir durum.

Ben There, Dan That'i ikinci oyundan çok daha fazla sevdiğimi söylemeliyim. İkinci oyun daha karmaşık bir hikaye, zorlayıcı bulmacalar ve uzun oyun süresi sunduğu için adventure oyunu ihtiyacını iyi bir şekilde karşılasa da ilk oyun kadar komik esprilere sahip ve eğlendirici değil.

Bir eser hakkında "Cidden çok komik espriler var, gülmekten yerlere yattım" şeklinde söz etmek mizahî başarısını etkili bir şekilde yansıtmasa da Ben There, Dan That'i başka nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Eğer oyunu oynayacaksanız hikayesini önceden öğrenmeyin, her şeyi oyun sırasında öğrenmek en zevklisi (Ve şunu önceden söylememde sakınca yoktur: Oyunun ilk sahnesinde afallıyorsunuz, "Acaba serinin önceki bir oyununu mu kaçırdım?" veya "Yanlış oyundan mı başladım?" diye, ama sonra hikaye sizi sarıyor). BTDT, parodileştirdiği adventure oyunları klişelerini başarılı bir şekilde kullanan, adventure oyunlarını az da olsa seven kişilerin denemesi gereken bir oyun.

(bir de oyunun başlarında Ben'in veya Dan'in odasındaki (hangisinin odasıydı, unuttum) kitapları ve oyunun sonlarında bütün insanların Yang sayesinde süper güçlere ulaştığı evrendeki müzedeki kapalı mağaza satılan eşyaların listesini inceleyin, güzel bir espriyi kaçırmayın)

---

Dün Ace, Christian Bale'ın bir keresinde film setinde oldukça romantik bir sahnenin çekimi sırasında arkalarından geçen bir ışıkçıyı azarladığından bahsetmişti (sonra o ses kaydını buldum, işte burada). Sonra aklıma Batman filmi çekimi sırasında, Batman'in Gotham halkını kurtardıktan sonra insan sevgisi ve adaletle ilgili bir konuşma yaptığı bir sahnenin kesiminde Bale'ın Batman kostümü içerisinde set ekibini azarladığı bir sahne geldi.

---

Kostüm demişken, geçen gün bindiğim bir taksinin telsizinden, başka bir taksicinin yaptığı şu anonsu duydum: "Ben kostümümü değiştirip geliyorum."


Bu arada ne demek "Tatil bitti!"??!

Saturday, September 26, 2009



Oyungezer forumlarını bırakalı uzun bir zaman geçmiş olsa da bugünkü Ankara buluşmasına edildiğim daveti geri çeviremedim. İyi ki gitmişim, oldukça güzel bir vakit geçirdim.

Kafamda bir dolu düşünce var, sonra onları toparladığım zaman yazarım belki.

Friday, September 25, 2009

Mimik

Ayna-i Marzî tarafından mimlendim. Sevdiğimiz eşyaları paylaşacağız, fotoğrafları da olursa çok güzel olacak.

Gerçi ben abartıp eşyalardan birisini videoya aldım.

Ablamın hediye ettiği kolye









Büyük olan, ablamın bana hediyesiydi. Küçük olanı da bir vinçli hediye makinasından kazandım.



Sınıf arkadaşım Pı'dan aldığım doğumgünü hediyesi.


Bir takım kitaplar, çizgiromanlar, mektuplar.


En sevdiğim kupalarım.



Bu aslan figürünün başka bir versiyonu da Oyungezer dergisinin ofisinde hediye gelen eşyalar arasında. O figürün farkı, aslanın değişik bir pozda olup içinde ufak bir dinleme cihazı bulunması.

Friday, September 18, 2009

Gerçek ben

Eğer 'gerçek ben' diye bir şey varsa ona ulaştığımı (veya en azından giderek yaklaştığımı) hissediyorum, özellikle son bir ay boyunca. Sağlıklı olduğunu düşünmediğim kişilik bölünmemin zihin parçalarının arasına inşa ettiği duvarlar, sınırladıklarını sızdırmaya başlıyormuş gibi. Arleon, Gord10, Ahmet, Aslancık, Ahmet Kamil Keleş ve Kayıp Kişi yavaş yavaş birbirine karıştıkça ortaya modere bir kişilik çıkıyor: Pride Rock'a tırmanan hırslı ve gururlu bir aslan. Hayatın karanlık yönlerinin farkında, en azından kendisini ve çevresini aydınlatma çabasında (Kayıp Kişi sadece karanlığı yaşarken Aslancık'ın gözlerini kamaştırırdı günışığı). Yalnızlığı, gururunun zedelenmesine tercih edecek kadar kibirli.

Sevilebilir bir insana dönüştüğümden emin olduğumu söyleyemem, ama artık kendimle ilgili sevmediğim tek şey geçmişimdeki kişiliğim. Kendimi seviyorum ve sanırım önem arz eden tek şey bu.

Tuesday, September 15, 2009

Resimler, Crimm's Son duyurusu, Frankie

"Parıltı ve İvme" başlıklı uzun bir yazı hazırlıyordum, o yazıyı ileride tamamlayınca yayınlarım. Şimdilik ufak bir foto-post yayınlayayım ("foto-post" terimini de şimdi uydurdum, belki gerçekten kullanılan bir terimdir).

Bu aralar oldukça meşgulüm.

Uzun süredir gözlüklü fotoğrafımı koymadığımı fark ettim. Şu an sakalım yok ama olsun.









Önceki yazımda bahsettiğim, babamla beraber kurduğumuz barınak. Neyseki ihtiyaç kalmadı.















Bir süredir neden chat kanallarına bile giremeyecek, evden çıkamayacak kadar meşgul olmamın nedenlerinden birisi bu gördüğünüz resim.

Düşnehri'nin bölümlerinden birisinin duyurusunu yapayım: Crimm's Son.

Sözde bir Commodore 64 oyunu, oyun motoru olarak yine AGS'yi kullanıyorum (gerçek bir C64 oyunundan görsel olarak farkı, 320*200 yerine 640*400 çözünürlüğüne sahip olması).



Örnek resimlerden anlamışsınızdır; grafikler en baştan çizilmiş pixel art değil, sonradan C64 paletine çevrilmiş resimler. Yine Source motoru ile hazırladığım haritalardan ekran görüntülerinin ve kendi çektiğim fotoğrafların C64'e ait gibi gözükmesini sağlıyorum (Bu arada yukarıdaki ev nasıl olmuş? Tasarladığım ormandan pek memnun değilim, ama 3D tasarım konusunda sanırım kendimi geliştiriyorum) (Evet, sağdaki resim, Bodrum'da çektiğim heykel fotoğrafı. Oyunda inceleyeceğimiz tabloların copyright sorunu yaşamayacağım eserlerin convert'ü olmasını istiyorum).



















Planladığım şey, LitN'daki ve diğer Düşnehri oyunlarındaki gibi bir FPS kamerası yerine Frankie Goes To Hollywood'ın açısı ve oyuncu karakterin yine tek bir renkten oluşan bir sprite olması. Sanırım FGtH'ı taklit ettiğim için epey eleştirileceğim, ama şunu itiraf etmem gerekir ki ben FGtH'ı eskiden (FGtH'nin aklımda gizemli bir gerilim oyunu olarak kaldığı yıllardı) o kadar çok seviyordum ki onun remake'ini yapabilirdim, ama bu oyunun emülasyonunu oynayıp YouTube'da çözümünü izledikten sonra hiç de benim düşündüğüm kadar gerilimli, gizemli bir oyun olmadığını, kısacası benim o zannettiğim oyun olmadığını fark ettim. Bu oyunu gerçekten korkutucu bir hikaye/anlam katarak yeniden yapmak içimde bir ukte olarak kaldı. Crimm's Son bir remake'ten ziyade, severek oynadığım başka çeşitli oyunların o sevdiğim yönlerini alıp birleştirdiğim bir oyun olacak.

Yaşadığım bir sıkıntı, oyunun ismini Türkçeye nasıl çevireceğim. Bütün Riverie River oyunları düzgün Türkçe çevirileriyle beraber yayınlanacak (Türkçe karakter sorununu bile çözdüm, Türkçe konuşmaya çalışan Japonları dinliyormuşsunuz gibi hissetmeyeceksiniz artık), bu episode'u Türkçe olarak "Düşnehri: Crimm's Son" gibi komik bir isimle yayınlayamam.
"Crimm'in Oğlu" kulağa fena gelmese de, orijinal ismin etkisini vermekte başarılı değil (crimson renginin temsil ettiği değerler ile oyunun hikayesi arasındaki bağ ve bizim küçük bir erkek çocuğunu yönetiyor olmamız, falan filan). "Crimm'in Sonu" da hikayeyi özetliyor, ama bu kadar iğrenç bir kelime esprisi yapmak da istemiyorum.

Saturday, September 12, 2009

Doğal Serinlik

Eveet; muhtemelen hayatınızda, hatta bu blogta ve dA galerimde hiç görmediğiniz bir şeyle karşınızdayım: Bahçeye gelen kediler!

Dandik bir kompakt makine kullandığım ve yavru kediler de çok hızlı hareket ettiği için düzgün odaklanmış resimler çekmekte oldukça zorlandım. Paint'le bu kadar oluyore.













Bazen doğru bir hareket yaptığınızda, iyi bir insan olduğunuzu hissettiğinizde aklınıza gelmeyecek bir şekilde ödüllendirildiğinizi hissetmek... Cümleyi kuramadım ama öyle bir şey işte, rüyamsı bir his. Hoş, yine bir-iki ay önce 10 tane yavru kedinin bahçemi ziyaret ettiğine tanık olmuş ve bu bana mucize gibi gelmişti, ama bu sabahki his farklıydı. Dün ve bu haftasonu Ankara'da sel gerçekleşmesi ihtimali vardı/var ve dün yolda neşeli kedileri gördükçe bu kedilerin kısa bir zaman sonra gerçekleşecek sele kapılacağını düşündükçe ... Biraz önce babamla beraber kedileri beslerken ona bu korkumdan bahsettim, bizim yaşadığımız bölgenin yüksekte olduğu için kedilerin böyle bir sorun yaşamasının zor olduğunu, ama yine de bahçedeki masanın üzerine bir sığınak kuracağından bahsedince kendimi rahatlamış hissettim.

Uff neyse, çok uykum geldi. Bir de "hareket yapmak" yazmışım, onu şimdi fark ettim.

Sel felaketi ve bağış

Bugün Nora'nın blogunda gördüğüm yazıdan harekete geçerek,

Bu son sel felaketine maruz kalan kurumlardan ve ihtiyaçlarından bahsederek onlara daha fazla yardımcı olabilirim sanırım.



Nesin Çocuk Vakfı

"İstanbul'da yaşanan ve hepimizi derin üzüntüye boğan, insanlarımızı yitirdiğimiz sel felaketine maruz kalan ilçelerden biri de Çatalca bildiğiniz gibi. Çatalca'da yaşanan sel felaketinde yıllardır ülkemizdeki yardıma muhtaç çocuklara barınma, eğitim bakım olanakları sağlayan Nesin Vakfı da büyük zarar gördü ne yazıkki, çocukları tahliye etmek zorunda kaldılar. Vakıf oldukça güç durumda ne yazıkki. Şayet gerekli maddi destek sağlanamazsa korkarım ki vakıf çocuklara sağladığı bu hizmeti veremeyecek duruma gelecek."


Bahçeşehir Hayvan Barınağı

"Salıncakta 2 kişi 'nin blogunda gördüm az önce... O da zannediyorum İdil hanımın blogunda görmüş. Sinirimden, öfkemden, üzüntümden günlerdir ne diyeceğimi bilemediğim için yazmadım buraya. Ama şu an acil yardıma ihtiyaç var sel nedeniyle tabir-i caizse "telef" olmuş yavrular için...

Para istemiyorlar, Yedikule barınağına taşınan hayvanlar için mama yardımı istiyorlar. Kangurum 'daki kampanya sayfasından sadece kredi kartınızla alıcaksınız, onlar ücretsiz teslim ediyorlarmış.

İnsanlar kurtarabildikleri yavruları kucaklarında taşıyor, tabiki belediye yardım etmiyormuş. Şaşırmadım. Bir günler bu ülkenin başındakiler yüzünden katil olursam siz de şaşırmayın.

N'olur yardım edin bu savunmasız yavrulara. Yardım için link : KANGURUM

Maddi gücü olmayanlar da lütfen en azından duyurabildikleri kadar duyursunlar bu haberi.

Haberin yürek dayanmayan fotoğrafları için İdil Hanım'ın linki : idiluzun.blogspot.com"


Üzgünüm, size kendi cümlelerimi sunamadım, çünkü inanın bana, ne diyeceğimi bilmiyorum.

Thursday, September 10, 2009

Wednesday, September 9, 2009

Mutluluk ve korku yazarlığı


Bana inanması zor gelen bir şey var: Hem oldukça mutlu, neşeli olup hem de cidden korkutucu bir eser ortaya çıkarıyor olmanın birlikteliği.

4-5 yıl önce orijinal Lost in the Nightmare'ı yaparken de, geçen yaz Düşnehri'ne resmi olarak başlarken de birbirlerinin aynısı olmasa da aynı kategori altında incelenebilecek (karanlık!) ruh hallerindeydim. Bu oyunlar benim iç dünyamın ifadesiydi bir nevî. Ünlü korku ustalarının hayat hikayeleri de kafamdaki bu düşünce kalıbını destekler nitelikteydi.

Son bir-iki hafta boyunca kendimi yine karanlıkta hissettiğim zamanlar oldu (özel sebeplerden ötürü) ve uzun süredir pek yüzüne bakmadığım korku oyunum Düşnehri'ne yeniden göz atmak bana ufak bir kaçış imkanı sağladı.

Oyunda ne kadar ilerlediğimi söyleyeyim: Eğer ilerlemeyi oynanabilir oyun süresi artımı olarak kabul edersek sadece yeni bir anamenü görseli ve gerçekleştirilmeyi bekleyen yeni fikirler kadar ilerledim. Başka bir deyişle, aldığım yol bir arpa boyu.

Çünkü kritik bir kararla, oyunu neredeyse en başından yapmaya başladım! Point of science yazımda belirttiğim gibi; eğer zaman, kaynak sıkıntınız yoksa memnun kalmadığınız bir çalışmayı yok sayıp ikinci, üçüncü bir tane yapmak ortaya çıkan ürünün kalitesini çalıştığınıza değecek kadar yükseltebilir.




Oyunun çözünürlüğünü 800*600'den 1024*768'e çıkarmamı, bu değişikliği yapmama değdirecek olan şey FakeFactory's Cinematic Mod'u ve normal HL2'nin bilmem kaç katı kadar yüksek çözünürlüklü karakter modeli kaplamalarını keşfetmem oldu.

(Sağdakinin benim oyunumla ilgisi yok bu arada. Şu ana kadar yaptıklarımı oyunu oynadığınız zaman görmeniz daha etkili olacak)

Özellikle de Garry's Mod'u edindikten (benim gibi Source yönetmenlerine büyük kolaylık sağlayacak araçlara sahip) ve hikayeyle ilgili önemli bir sorunu giderdikten (*) s0nra çalışmaya karşı duyduğum heves iyice arttı.

Şu an için üzerinde çalıştığım bölümün karanlık içeriğine tezat bir şekilde kendimi neşeli hissediyorum. Bu benim için şaşırtıcı biraz.


*: Beni çalışmaktan en çok soğutan şey, hikaye konusunda düştüğüm bir sıkıntıydı.

Aklımda birden çok sayıda hikaye var, bu hikayeler kendi başlarınayken orta-uzunlukta bile bir oyun ortaya çıkartamayacak kadar kısaydılar. Ben de tek bir protagonistin kendisini bugünkü duruma getiren anılarını oynayacağımız bir oyun içerisinde bu kısa hikayeleri birbirine bağlamanın çözümüm olacağını düşündüm.

Aklımdaki fikirler artmaya, dallanmaya başladıkça bu hikayelerin mantıksal olarak bağlanması iyice zor bir hale geldi. Bu hikayeler zaten kendi içlerinde yeteri kadar absürttü (**), absürt hikayelerin absürt şekillerde bağlanması ise oyunun inandırıcılığını iyice düşürecekti.

Sonra aklıma Dreamscapes & Nightmares geldi. Düşnehri neden içerisinde birbirinden -çoğunlukla- bağımsız kabusların bulunduğu bir seri olmasın?


(**): Absürtlüğün bile bir bütünlük içerisinde olması gerektiğine inanırım. Bütünlük ile kast ettiğim şey mantıksal bir olay diziliminden ziyade, gerilimdeki düşüş ve yükselme. Bence Lost Highway ve Mulholland Drive'ı başarılı kılan şey akıcı ve inandırıcı bir bütünlüktü.




Pff, neyse, daha hikayelerde hâlen bir sürü boşluk/belirsizlik olduğunu itiraf etmeliyim.



----


Bir de sabah çok daha güzel bir ışıklandırmayla yandaki resmimi çektim. Alttakini de sakallarımı kesmeden birkaç gün önce çekmiştim.

Güneşin benim için parladığını hissedebiliyorum.

Tuesday, September 8, 2009

Hey you,

Hey you, out there in the cold
Getting lonely, getting old
Can you feel me?
Hey you, standing in the aisles
With itchy feet and fading smiles
Can you feel me?
Hey you, don't help them to bury the light
Don't give in without a fight!

Hey you, out there on your own
Sitting naked by the phone
Would you touch me?
Hey you, with you ear against the wall
Waiting for someone to call out
Would you touch me?
Hey you, would you help me to carry the stone?
Open your heart, I'm coming home

But it was only fantasy.
The wall was too high,
As you can see.
No matter how he tried,
He could not break free.
And the worms ate into his brain.

Hey you, standing in the road
Always doing what you're told,
Can you help me?
Hey you, out there beyond the wall,
Breaking bottles in the hall,
Can you help me?
Hey you, don't tell me there's no hope at all
Together we stand, divided we fall

Tuesday, September 1, 2009

Çok çalışmam gerek anne, çok!

Kısa bir süre öncesine kadar şunu düşünmeden edemezdim:

Bilgisayar mühendisliğinde (ve belki diğer pek çok mühendislik dalında) yapılacakların büyük bir kısmı zaten önceden yapılmıştır. Bir müşteri benden belli bir amaca hizmet eden bir yazılım geliştirmemi isterken aslında dünyanın çeşitli noktalarında aynı problemi yaşamış olan bir sürü firma/insan benim yazacağımın neredeyse aynısı bir yazılımı kullanıyordur. Ben bir RPG yaparken de benimkinden önceki yüzbinlercesini bir nevi taklit ediyorum, aradaki ufak farklılıklar benim oyunumu ilgi çekici kılacak, geri kalan teknik detayları halletme yolu ise bir otoban gibi.

Bize düşecek olan iş ne?

Aklımdaki soruyu güzel bir şekilde cümlelere dökemedim belki, ama bu soruya birisinin cevap vermesine de ihtiyacım yok gibi, çünkü yapmak istediğim/yapmam gereken o kadar çok şey var ki, şu an bu yazıyı yazarken bile zaman kaybettiğimi hissediyorum. Belki "Tatilin bitmesine 1 ay kaldı" sendromudur, bilmiyorum, ama Battle Royale RPG'm, aldığım ticari AGS oyunu işi (oyunun konusunu ve hedef kitlesini anlatsam gülersiniz), AGS'nin eski sürümü için yaptığım ve şu an kullanılmaz/internette bulunmaz olan Ahmet's Fight Game Source Code'un 2009 sürümü ve o dövüş oyununu yaparken aklıma gelen, şu an için bana çok ilginç görünen projeyi düşündükçe uyumak bile istemiyorum. Ah, bir de korku oyunu serim Düşnehri için aklıma son zamanlarda gelen fikirler...



Bir de çalışırken arkaplanda klasik müzik çalması verimliliğimi artırıyor sanki. Playlistinizdeki parçalar yetersiz gelmeye başladıysa Sky FM'in klasik müzik yayınını önerebilirim.