Saturday, November 13, 2010

Reklamlar


Dün blogumun sağ tarafına Portıbıl Jiysıs reklamını koymuştum gerçi, ama ayrı bir blog yazısı olarak da ilgili reklamı yapayım.
 
Biz ordaydık, şimdi de burdayız ki! diye bir tane blog var, sağda resimlerini gördüğünüz kişilerin gezi, tatil maceralarını içeriyor. Ama tam gezi blogu da değil, benim Ahmetler dergim gibi bir şey (ama Ahmetler'den daha okunası kesinlikle). İki arkadaşın yaptığı geyiklerden oluşuyor blog, arada bir bilgilendirdiği de oluyor. Blogu en başından, yani Haziran 2010'dan sona doğru okumanızı tavsiye ederim

 
Ahmetler dergisi neydi peki?

 
Hiç küçükken dergi çıkarmış mıydınız bilmiyorum, ben çıkarmıştım 6-7 yaşlarındayken. İçeriğini pek hatırlamıyorum, çocukça şeylerdi herhalde (ne şaşırtıcı!). Sanırım aile bireylerinin resimlerini çizmiştim. Uff neyse, son bir-iki yılda o dergiyi yeniden hortlattım, içerikleri rastgele, çocukça şeylerdi yine. Elen sayısı benim favorimdir (ki zaten sadece iki sayı var, Elen sayısı ikinciydi. Phi sayısı çok rezil olduğu için buraya koymak bile istemiyorum, Elen sayısı daha az rezil).

Turkcell'in desteğini çekmiş olduğu müthiş Mustafa belgeselinin çıktığı dönemde hazırlanmıştı bu Elen sayısı. Esprilerden birisini biraz açıklamış olayım (ve bir de "R...." yerine "T....." ismini kullansaydım, belki o espriyi daha fazla insan anlardım, ama bu da çok iyi olmazdı).

Okunması, okuddurulması gereken eserler bunlar.

Buruk

 Lost in the Nightmare 2010 sürümü için aklımda gerici bir fikir var.

Oyunun iyi sonunu sevmediğimi önceden söylemiştim. 2008 Deluxe versiyonunda 2005 (yani orijinal) versiyonuna eklenen şeylerden birisi de ek bir bölümdü, oyunun iyi sonunu bir 5 dakika filan daha uzatacak bir bölümdü. Şimdi 2008 versiyonuna baktığım zaman o ek bölümden tiksindim. Oyunla ilgili çok fazla gizemi açıklıyor, 2005'teki orijinal bölümlerden de görsel olarak bir hayli farklı.

Oyunun hem iyi sonunu, hem de o 2008'de yaptığım ek bölümü kaldırmak istiyorum. İyi sona ulaşmamızı sağlayacak şeyleri yapmamız ve oyunun sonuna kadar ulaşmamız oyunun bonus içeriğine ulaşmamızı sağlayacak. Bonus içerik olarak o ekstra bölümün resimlerini ve daha önceden asla yayınlanmamış LitN sahnelerini koyarım herhalde.

Sizce de iyi bir fikir değil mi?

---

Dün yazdıklarım

Bazı şeyleri anlamıyorum.

Dün çok popüler bir blogtaki yeni bir yazıya yorum yazmıştım. Çok uzun değildi, ama yine de biraz emek vermiştim kesinlikle. Mantıksız değildi, sözü edilen konuya diğer okuyuculardan daha farklı bir bakış açısıyla değinmiştim. Kimseye hakaret filan etmemiştim, sadece kibrimi yansıtmıştım "İşte benim kız arkadaşım beni, ben başlangıçta ona karşı pek bir ilgi göstermediğim halde üzerime giderek beni kapmıştı, her şeyi erkeklerden beklemeyin." diye (ki yorumum sırf bundan oluşmuyordu, sizi temin ederim). Yayınlanan yorumlar arasında "kabız tedavisinde göte sokmak suretiyle kullanılan fitil, tuza düşerse ne olur?" gibi ifadeler taşıyan veya rezalet bir Türkçeyle yazılmış olan yorumlar var (biliyorsunuz, imla kurallarına dikkat eden insanlar olarak azınlıktayız biz bu ülkede), ama benimkisi yok. Acaba yorumumu yazmadan önce benim varlığından haberdar olmadığım bir alt benliğim yorumun altına "Hebele höbele küfür küfür" mü yazdı da benim yorumum yayınlanmadı diye merak içerisindeyim.

Bastırılan öfke nöbetleriyle, çalışmakla, kafeinle, bozuk uyku düzeniyle, Linux'la, müzikle, arada bir sevdiğim şeyleri yapmakla ve dinlenmekle geçiyor son haftalarım. Oyun nâmına pek bir şey yapamadım son zamanlarda, kafamı toparlayamıyorum. Yarın okul yerine Atom'a gitmek istiyorum, belki biraz bir şeyler yapmayı başarırım.


Bugün Oyungezer'in yeni sayısında Bağımsız Macera Oyunları dosyasını görünce içim burkuldu, benim yaptığım bir şey orada olmadığı için. Ama ne bekleyebilirim ki? 2008'deyken insanlara Düşnehri'nin 2009'da filan çıkacağını söylüyordum, ama arpa boyu kadar yol alabildim. Okulla beraber bu işi zor yürütebiliyorum, 2005'teki Kabusta Kaybolmak'ımın 5'inci Yıl Sürümü'yle bile ilgilenemedim, bitirme projem ve ödevlerim yüzünden. Grrrr. En azından bitirme projem iyi gidiyor.



Yayınlamayı unuttuğum resimlerden...

Tuesday, November 9, 2010

Taksim'de 50 denyonun 3 gence saldırması



Bugün Twitter'da gördüğüm, Ekşi Sözlük kaynaklı bir haberden sonra ülkemizdeki cahil, denyo, beyinsiz insanlardan neden bu kadar çok nefret ettiğimi tekrar hatırladım. İzninizle Ekşi Sözlük'teki haberden, 50 magandanın elinden kurtulan müzisyenin kaleminden alıntı yapayım burada:


Öncelikle şunu söylemeliyim: iyiyiz. Vücudumuzdaki çeşitli morluklar ve ezikler dışında hiçbir problemimiz yok. Ortopedist kuzenimi de aradım rapor verdim tehdit oluşturacak bir durum da yok. Dakika dakika rapor alıyor benden zaten. Kırık-çıkık, kısaca risk oluşturan hiçbir durum yok. Yani telaşlanmanızı istemiyorum.

Şimdi olayı anlatmaya geçiyorum:

Yaklaşık iki saat önce, davulcumuz aşkın, vokalistimiz Fatma ve ben Galatasaray'daki stüdyomuzda kayıtlarımızı bitirmiş eve doğru yola çıkmıştık. Gayet neşeli ve heyecanlıydık. İstiklal'deki McDonald's' ın oraya geldiğimizde yaklaşık 50-60 kişilik bir kasımpaşa taraftar grubu "Beşiktaş ananı sikmeye geldik!" şeklinde bağırarak caddede yürüyordu.

O noktadan sonra gelişen olaylar nasıl gelişti inanın çok net analiz edemiyorum. Ön sıradaki 4-5 kişilik bir grup arkamızda artık bir Beşiktaşlı mı gördü, yoksa benim altımdaki siyah-beyaz eşofmana mı takıldılar bilemiyorum.
Bakın arkadaşlar abartmıyorum, en az 50 tane gözü dönmüş adam, size şu an tarif edemeyeceğim bir şiddetle bize vurmaya başladı. İnanın ağzımızdan ne tek bir kelime çıktı, ne adamlara bir bakış attık. Sadece üzerimize öldürmek için gelen 50 tane adam gördük.

Öldürmek için vuruyorlardı arkadaşlar. İnsan evladı, bırakın insan evladına, önündeki boş kutuya bu hırsla, bu kuvvetle vuramaz.

Arkadaşlar, hepsini geçtim. Biz iki tane adamız. Evet buraya kadar bile "insan" olanın aklı almıyor. Yanımda 1.55 boyunda 45 kilo bir kadın var. Aklınız, dimanız alıyor mu a dostlar?

Ne "Abi bizim bir alakamız yok" demeye takatiniz var, ne de bunu duyacak adam. Ortada durumu fark edecek ne bir polis var, ne de onların biz ölmeden bizi kurtarmasına yetecek zaman.

Ben Fatma'nın üstüne kapaklanmış kaçırmaya çalışırken, tam birileri dolu bir bira şişesini Aşkın'ın sırtında patlattığı sırada McDonald's'dan insanlar bizi içeri çekti, ben Fatma'yı yaka paça içeri fırlattım ve kapılar kapandı.

Arkadaşlar eğer bizi kurtarmasalardı, size teminat veriyorum ölmüştük. Hiç şansımız yoktu. İnanın durumun şokuyla abartmıyorum. Ben kimsenin kimseye böyle vurduğunu görmedim hayatımda. Ben böyle bir şeye tanık olmadım.

Şimdi, eminim şu ana kadar bir çoğunuz yapmıştır, ama kendinizi benim yerime koyun.

İstiklal Caddesi.

İstanbul.

2010.

Saat 22:30

3 genç

Üzerimizde provakatif hiçbir kıyafet yok.

Ağızlarımızdan çıkan tek bir kelime yok.

O tarafa bakmıyoruz bile.

Beşiktaşlı bile değiliz anasını satayım!

Ben takım tutmuyorum, maç bile izlemem ben!

50 tane gözü dönmüş adam yalnızca saf bir nefretle öldürmek için size vuruyor.

Yanınızda canınızdan çok sevdiğiniz 1.55 boyunda 45 kilo bir bayan, sizin kalçanıza, göğsünüze, bacaklarınıza, kafa tasınıza, her yerinize gelen öldürmek amaçlı ve zaten ölümcül darbelerden nasibini almasın diye kapaklanmış sadece "Abi bizim alakamız yok!" diye bağırıyorsunuz.

Ve sonra tesadüfen bir kaç kişinin sizi açık kapıdan içeri çekmesi sayesinde canınızı kurtarabiliyorsunuz.

Benim yerimden düşünün.

Şimdi beni bu insanları sevmeye kim ikna edecek?

Beni bu "güzel" ülkenin "güzel" insanlarını sevmeye kim ikna edecek?
Bu insanlar ezilmesin diye eylem yapmam için beni kim ikna edecek?

Sevdiğimin İstanbul'unu temiz tutmak için ben motivasyonu nereden bulacağım?

Ben bu ülkeye neden emek vereyim?

Ben, bu insanların teker teker, istisnasız, sorgusuz sualsiz katledilmesine neden karşı çıkayım?

Bırakın bana, "Aslında onu oraya getiren şartları tartışmak lazım," ayaklarını.

Sen orada değildin. Orada ölmek üzere olan bendim, ben. Sebepsiz yere. Yok yere. Ben müzisyenim. Ben albüm kaydediyorum. Ben üniversite öğrencisiyim. Ben 23 yaşındayım. Ben hiç suç işlemedim. Ben kimseyi kışkırtmadım.

Bana bu insanların neyini savunacaksın?

Ben neden bu insanları öldürmek istemeyeyim?

Bana bunu açıklayın.

Ben neden bu insanların benimle eşit olduğunu düşüneyim.

Neden yaşama hakları olduğunu savunayım?

İşte ilkin böyle düşündüm. Aslında hala da biraz böyle düşünmüyor değilim.

Her şeyi bırakıp kaçmak istedim sadece.

Hiç kimse hiçbir şey için değmez dedim.

Hele bu ülke. Hele bu insanlar.

Bırakın bana "Geri bıraktırılmış" ayaklarını, dedim.

Onlar bu ülkedeyse ben de bu ülkedeyim.

Ben onlardan çok daha fakir büyüdüm.

Ben onlardan çok daha fazla ezildim. Bunları kuşkusuzlukla söyleyebilecek kadar sert geçti çocukluğum benim.

Bu insanlar daha geçen günlerde, şehit anneleri için imza toplayan adamları dövdüler. Evet yine Kasımpaşa taraftarları.

Bugün rastgele 3 genci öldürmek istediler?

Biz bir grup genç olarak, çok ciddi çevreci-aktivist bir hareketin teorik altyapısını oluşturmakla meşgulüz şu aralar.
Şimdi beni devam etmeye kim ikna edecek?

Bu insanlar için çaba sarf etmeye beni kim ikna edecek?

Ama işte!

Bunları yazarken bile kendime inanmıyorum.

Çünkü eminim, yarın bin katı hırsla sarılacağım o projeye. Bir istiyorsam bin istiyorum şimdi. Sebebini bilmiyorum ama öyle. İçimden öyle geliyor işte!

Gece gece kafanızı şişirdim.

Sadece neyle karşı-karşıya olduğumuzu, neyi değiştirmeye çalıştığımızı en çıplak gerçekliğiyle karşısında nefes alırken görmüş birinin birinci ağızdan düşünceleri bunlar.

Şimdi iyi sayılırız. Biraz kas gevşetici, ağrı kesici aldık.

Vücudumun her tarafı mosmor, ezik ve çürük içinde.

Sevgiler.

Mor.

Can Temiz

Kişisel yorumlarıma gelirsek;

Biliyorum; nefret, nefreti doğurur, benim şu an o kişilere kusacağım ve belki de benzeri görüşlere sahip başka insanların göreceği bu nefret sonra bana veya bir başkasına geri dönecek. Ama cidden, nefretten başka bir şey hissedemiyorum, yoldan geçen üç kişiyi sadece başka bir takımın taraftarları diye (ki o üç gencin aslında futbolla ilgisi olmamasına rağmen) öldüresiye dövebilen futbol denyolarına, magandalara karşı...

Sizler hiçbir boka yaramayan, yaramayacak, üretemeyecek, sadece üretileni yok edecek asalaklarsınız. Bir futbol kulübü için yoldan geçen insanı öldürebilmeyi normal karşılayacaksınız, çünkü o sizin taptığınız, fanatiği olduğunuz şeyin aslında para kazanmak, biraz da insanlara eğlence sunmak amaçlı kurulduğunu göremeyecek kadar körsünüz. "Sen de bilgisayar oyunlarını seviyorsun amaa!" diyeceksiniz, ama ben mesela Heavy Rain'i veya benim yaptığım bir oyunu beğenmedi diye bir insanı dövmeye kalktığımı hatırlamıyorum, veya benim gibi agnostik olmadığı için. Öfkenizi ikisi kadın üç müzisyenden veya kutusunda uyuyan bir kediden çıkaracak kadar zavallısınız.

Sunday, November 7, 2010

While My Guitar Gently Weeps

Evrenin en güzel filmlerinden birisinden...

Saturday, November 6, 2010

Günlük şeyler

Misafirler
Grr, annem taburcu olduktan sonra akrabalar eve hasta ziyaretine ve bize yardıma geldiler. Üç kişi, gelmelerine gerek olmadığını söylediğimiz halde. Şu an eve 7 kişi doluşmuş durumda. Uzun bir süre gece bilgisayarımı kullanamayacağım, çünkü odamda kuzenim yatıyor olacak. Ev tütün kokuyor. Ablamla akşam dışarı çıkamayacağız, çünkü ayıp olacak onlara.

Eğer hastaneden çıkan bir akrabanızı ziyaret edecekseniz bunu lütfen kısa tutun. Eğer yardımınıza ihtiyaçlarının olmadığını söylüyorlarsa yardımcı olmak için ısrar etmeyin. Biz dördümüz çok güzel bir sisteme sahiptik, anneme hem çok iyi bakılıyor, hem de günlük işlerimizden mahrum kalmıyorduk.

Zehirli mantarlar
Şöyle bir şey duydum ablamdan: Son günlerde topraktan mantarlar çıkmaya başlamış, son yağmurlardan sonra. Onlar çok zehirliymiş, dokunulmamaları gerekiyormuş (ve tabi yenmemeleri de). Aklınızda bulunsun.

Fotoğraflar





Random infrared shot, I by =CoolBlue-Gord10 on deviantART
Kızılaltı filtre alıp da bu yukarıdaki fotoğrafı çekmeyeni dövüyorlarmış.


Utopya, II by =CoolBlue-Gord10 on deviantART
Bu da benim hep çekmek istediğim, anlamlı bir fotoğraf, Ütopya, II. Hayal ettiğim kadar güzel ve başarılı olmadı. Aynı konuyu önce infrared filtreli, sonra da normal olarak çekip birleştirdim; sadece renk katmak için değil, infrared fotoğraf fazla bulanık çıktığı için. Bu fotoğrafı tekrar çekmek istemiyorum, çünkü tek bir infrared kare için bir dakika filan orada beklemeniz gerekiyor. Bu da çok dikkat çekiyor, güvenlikçilere tekrar ne yaptığımı açıklamak istemiyorum.

Thursday, November 4, 2010

Heavy Rain'in silinen sahneleri yayınlandı!

Heavy Rain'in yapımı esnasında hazırlanmış, ama sonra oyundan çıkarılmış olan sahneler yayınlandı. Çok ağır bir şekilde spoiler içerdiği için sadece oyunu bitirmiş oyunculara hitap ediyor bu linkini verdiğim video.

Keşke blackout kabusları gerçekten oyunda olsaydı.

Monday, November 1, 2010

31 Ekim fotoğrafları

Makineme henüz hakimiyet kuramadım.



Henüz Ankara'da istediğim gibi bir filtre adaptörü, yani 52 mm çaplı objektife 55 mm çaplı filtreyi geçirebileceğim aparatı bulamadığım için onu kartondan kendim imal etmek zorunda kaldım. O kendi imalatımı takacağım diye odak bozuluyor veya aslında düzgün takamamış oluyorum. Pff. Altınpark'ın istediğim gibi görünmeyen kızılaltı fotoğrafları, yukarıdakiler.

Bunlar da dün Altınpark'ta çektiklerimden fena olmayanlar. HDR'ı beceremedim henüz.




Aslı ve Gökhan'la Cadılar Bayramı partisine gittik. Makinemden üç tane güzel fotoğraf çıktı, birisi yukarıdaki. Gökhan çekti. Diğer ikisini de DeviantArt'a koydum.