Sunday, June 13, 2010

Düğün ediyook!

Dün gece garip bir rüya gördüm. Çağlayan'ın düğünü varmış, ben, Sir Aenas, Roselyn, Aras ve İlker (bizim eski tayfadan bir arkadaş) gidiyormuşuz, ben ailemden habersiz bir şekilde. Aenas'ın babası onu, beni ve Antalya'dan gelen Rose'u Mogan Gölü'ne (oradaki eski maceralarım için bkz. ve bkz.), Eymir Gölü'ne ve Galatasaraylılar Birliği Sosyal Tesisleri'ne (rüyanın komikliğini göstermek için, bkz. Düğüne ve oraya gittiğimi aileme söylemek ilginç bir tecrübe olacaktı) gitmişiz, tüm fotoğrafları Aenas'ın makinesiyle çektiğimiz için Asporiamsı gölün resimleri elime henüz geçmemiş.


Düğünden sonra bize katılan Jhemm ve Uysal Timsah'la vakit geçirip çizim sanatı hakkında filan konuşmuşuz. Sonra ben ablamla buluşup içmeye gitmiş ve acayip şeyler öğrenmişim. Eve geldikten sonra ablamın teslim tarihi çok yaklaşmış olan, uluslararası bir kongrede yapacağı İngilizce sunumun ve dökümanların hazırlanmasına yardım etmişim. Daha bir gün önce Olasılık & İstatistik finalimin bitmesinden sonra kurtulacağımı sandığım standart sapma, ortalama değer gibi kavramlar yine başımı yemiş. Blogger'a blog tasarımını kolaylaştıracak özellikler eklenmiş, blogumu yenilemişim. Falan filan.

Friday, June 11, 2010

Bir şeyler...

Uzun bir süredir buraya doğru düzgün bir şeyler yazamadım. Okul, işler, gelmesini beklediğim mailler, vesaire canımı çok sıkıyor, hayatım çamura saplanmış halde. Keşke kendi hayatımı da okulda grup halinde yaptığımız dönem ödevlerini yönettiğim  kadar iyi yönetebilseydim...

Kısa olan birisi için 'lead programmer' gibi bir konumdaydım, zor olan Bilgisayar Organizasyonu dersi için devre tasarımının, şema çiziminin, Verilog kodlamasının yaklaşık %80'ini tek başıma yapmak zorunda kaldım, dört kişi tarafından yapılacak ödevin. Aslında "iyi yönettim" yanlış ifade, berbat yönetip projeyi iyi yaptım. İyi yönetseydim ekipteki diğer kişilerin kendilerine düşen işi yapabilmesini sağlamaya ve sonra kendime düşeni yapmaya odaklanırdım, işin tamamıyla kendim uğraşmak yerine. Özellikle benim gibi dikkati dağınık birisinin aşırı yorgunken basit ama kritik hatalar yapması kaçınılmaz. Ama neyse, başarılı olduk bir şekilde...


---

Son haftalarda beni en çok mutlu eden şeylerden birisi Oyungezer'in Haziran sayısında Faruk'un yaptığı Evvel Zaman İçinde Nasrettin incelemesi ve yüksek bir not almamız oldu (sayfa 46-47'de). Hayatım boyunca en çok istediğim şeylerden birisi bir şekilde emeğimin geçtiği bir oyunun incelemesini okumaktı, geçen ay dergideki fotoğrafımı gördüğümde bile (Mayıs 2010, sahife 21'deki gezgini bulun) bir yayına çıkmanın heyecanını bu kadar yaşamamıştım (zaten fotoğrafa kötü çıkmışım).

Oyunun ne zaman piyasaya sürüleceğini bilmiyorum maalesef.

---

"Reverie River, Reverie River" deyip duruyorum ama arpa boyu kadar ilerledim. Derslerle meşgul olmamın etkisi vardı, ama derslerim mükemmel durumda değil ki... Sanırım başka oyun tasarımcılarından yardım almamın vakti geldi de geçiyor, ama önce ciddiye alınabileceğim bir noktaya ulaşmam lazım.

OGZ'de bu ay Yazar Kilitlenmesi'yle (Writer's Block) ilgili bir dosya konusu var, terimin yaratıcısı olan psikanalist Edmund Bergler'ın yazar kilitlenmesini bebeklik dönemlerinde annelerin yeteri kadar süt vermemesine bağladığından bahsediyor. Bergler, bu teorisinden yola çıkarak 40'tan fazla yazarın tamamını iyileştirmeyi başarmış. Merak ettim, acaba ağızlarına süt mü dayamış? O kadar süt içiyorum, niye bir şey olmuyor?!


---
Geçenlerde bir websitesine rastladım, Acts of Gord diye. Önce "Ehehe, bakın, ben" diye gösterecektim de, sonra sitenin içeriği o kadar hoşuma gitti ki oradan burada bahsetmeye karar verdim (gerçi içeriği hoşuma gitmese de bahsedecektim ama neyse).

Bir oyun dükkanı işleten Gord isimli bir insan komik anılarını anlatıyor. Adam iyi ki Türkiye'de yaşamıyormuş (veya iyi ki Barnz oyun dükkanı işletmiyor).



Hangimiz Boya Küpü değiliz ki?

METUCON 2010, Bonestone Reckoning adlı LARP ve paintballdan fotoğraflar. Aslında LARP ve paintball maceralarımı anlatan bir yazı yazıyordum, sonra okuduğum şeyden ben sıkıldım. Hayır, oyunda çok eğlendim, ama maceramı yeteri kadar iyi anlatabilmem için yazıyı çok uzun tutmam gerekecek.

Paintball maceramın anafikri: Gözlük, paintball maskesine sığmıyormuş (sığdırabilen insanlar varmış elbette, ama benimkini sığdıramadım).

Bir de keşke üstüm başım boya olmuş halimin de resmini çekseydim ve bu post'u da bir ay önce filan yayınlayabilseydim, başlıktaki espri daha kolay fark edilirdi. 








Alttakiler de son bir-iki ayda çektiğim doğaçlama fotoğraflar. Son ikisi HDR.









Saturday, June 5, 2010

183 Alo Kadın Çocuk Danışma Hattı


Kadın ve çocuklara yönelik ihmal ve istismar olaylarına anında müdahale etmek için "183 Alo Kadın Çocuk ve Sosyal Hizmet Danışma Hattı" kuruldu. Kadının statüsünü yükseltmeyi hedefleyen hat, acil durumlarda ilgili görevlilerin müdahalesini sağlayacak.
---
Ensest konusunda bu rapor dışında çok az bilgi var tabi, ama yapabileceğimiz tek şey var o da “Alo 183”ü yaygınlaştrmak. Ensest mağdurları için özel bir hat. Bu hattı ne kadar yaygınlaştırırsak o kadar çok kişiye ulaşmış oluruz belki. Yardım etmek lazım.

Biraz önce 6 Üstü Kadın'da yayınlanan "Evcilik Oynamayalım mı?" başlıklı yazıdan alıntıdır. İlgili yazıya "İğrenç" tepki oyunu vermemin iyi bir nedeni vardı (ve tabi iğrenç olan şey yazının kendisi değil, yazıda anlatılan gerçek).
Yazıyı okumak konusunda uyarıldınız.

Monday, May 17, 2010

Futbol hakkındaki görüşlerim

Leviathan'daki son yazıya yaptığım yorumdur.

-------

Ben takım tutmayı yıllar önce bıraktım, çünkü ne futbolun kendisi ilgimi çekiyor ne de -eskiden- tuttuğum takımın başına gelenler. (Ve evet; avatarlarımdaki, hikayelerimdeki aslanların Galatasaray ile hiçbir ilgisinin olmadığını da yeri gelmişken belirteyim, zira Galatasaray'a karşı beslediğim bir sempati yok).

Çocukken tuttuğum takım Fenerbahçe'ydi. Ablam ve babam fanatik Fenerbahçelidir (özellikle ablam), çocukken inandığım şey neydi biliyor musunuz: Diğer takımların taraftarları genellikle kıro, kötü niyetli, hileci insanlardı (özellikle GS'liler), Fenerbahçe'ye karşı düşmanlığın getirdiği yakınlık vardı aralarında. Fenerbahçeliler de işte böyle Arleonumsu insanlardı. Hayır, ailemi bana bu düşünceyi doğrudan empoze etmekle suçlamıyorum, ama aralarındaki konuşmalardan çıkardığım sonuç buydu.

Büyüdükçe düşünmeye başladım, bu takımlar gerçekten de belirli insan gruplarını ve düşüncelerini mi temsil ediyor? İdeolojik görüş zıtlılıklarının insanların birbirine zarar vermesine neden olmasını anlayabiliyorum (altını çizeyim, bu doğru bir hareket değil kesinlikle, ama anlayabiliyorum yine de); ama bir futbol takımının ötekinden o bize karşımızdakini satırla doğratacak veya sahayı yaktıracak farkını göremiyorum. Anti-Fenerbahçelilerden en çok duyduğum şey Fenerbahçe'nin böyle hileyle, düzenbazlıkla filan yönetiliyor olması. E ama fanatik Fenerbahçeliler de "Evet, biz hile yapıyoruz, çünkü biz adi bir takımız" demiyorlar ki, onlar da hileden veya kendilerine karşı cephe alınmasından şikayetçiler (ve bahsettiğim şeyin FB'li taraftarların kendi içlerindeki konuşmalarıdır, başkalarına olan savunmaları değil). Sokakta birbirine giren taraftarlardan hangisi takımını hile yaptığı için tutuyor?

Benim teorim şu: İnsanlar kişisel değer yargılarını tuttukları takımla -ve zıtlıklarını da rakiplerle- özdeşleştiriyorlar, benim çocukken Galatasaraylıları algıladığım gibi. Heteroseksüelliğiyle övünen bir erkek, rakip takımın tribünlerinin tek ağızdan We Are The Champions'ı söylemesiyle dalga geçebiliyor mesela, tam tersi olarak açık görüşlü bir insan da karşı takımı magandalıkla filan suçlayabilir. Aynı milletten ve belki de aynı ideolojiden, birbirlerini tanımayan insanların birbirlerine kafa göz dalabilmesini başka türlü açıklayamıyorum: Bir gruba dahil olma ve diğer grupları zıt görüşlü düşmanlar olarak görme içgüdüsü.

Friday, April 16, 2010

oyun programlamak için hangi programları kullandığını ve hangi versiyonlarını kullanıyorsun merak ettim!?

Adventure (ve 'büyük çaplı olanlar' diyebileceğim) projelerim için Adventure Game Studio'yu (ve AGS'nin kendi içindeki AGS Script dilini) kullanıyorum.

Programlama becerilerimi geliştirmek adına yaptığım daha ufak oyunları da Dev-C++'ta, genellikle Allegro kütüphanesi kullanarak yapmış olsam da son zamanlarda ActionScript 3.0 öğrenmeye çalıştığım için son çalışmalarım Adobe Flash CS4 Professional üzerinde.

Bulabildiğim son sürümleri kullanıyorum hepsi için. Kişisel projem Düşnehri oyunları için AGS 3.2 Beta'yı kullanıyorum, Evvel Zaman İçinde Nasrettin'i de AGS 3.1.2'yle yaptık (3.1.2, Beta olmadığı için daha güvenli bir versiyon).

Dev-C++'ım 4.9.9.2, Allegro da 4.2.2'ymiş, belki daha yeni versiyonları vardır ama bunlar işimi görüyor.

Sunday, April 11, 2010

11 Nisan 2010

Geçen gün rüyamda Tılsım'la savaştığımı gördüm, Arleon olarak. Gerçek bir savaş değil de Düş'teki turnuva gibi, müsabaka amaçlıydı. Ama bir turnuva savaşı da değildi sanırım; çünkü bu savaş, seyircilerin bulunduğu bir arenada değil de o an içinde sadece o dövüşen kişilerin bulunduğu o garip yerlerden birisinde gerçekleşiyordu (Hani Mortal Kombat filmlerinde filan olur ya).


Eiffel Kulesi'ne benzeyen demir bir yapı düşünün, bu yapı bir şehrin içinde değil de yeşil, koca bir arazinin içinde, ama kule kadar yüksek dağların arasında olsun. Bu kulenin üzerinde de bir oda var ve biz bu odada kılıçlarla savaşıyorduk. Odanın içinde içine su dolan bir odayı resmeden bir tablo (evet, odanın içinde bir oda resmi) vardı. Tılsım o resmi kılıcıyla kesince o resimden içeriye bizim savaştığımız odaya sular dolmaya başlıyordu. Dolan suların benim için dezavantaj teşkil ettiğini adım gibi biliyordum. Sonra ne olduğunu bilmiyorum, rüya bitmişti.

---


Pufff, "Bu aralar yeterli zamanım yok" diye Düşnehri'ne vakit ayıramıyorum, oyuna devam etmeyi çok istememe rağmen. Geçen gün Scratches'ın yapımcılarının üzerinde çalıştığı yeni korku oyununu görünce yastığımı kapıp ısırmak istedim, korkunç bir şey yapmayı ne kadar özlediğimi fark ettim. Şu an ne yapıyorum peki? Ders slaytı okumak için bilgisayarın başına geçeli iki saat oldu, bu zamanın belki onbeş dakikası asıl işimle meşgul geçti (çok çalıştığım ve ikinci kez aldığım elektrik devreleri sınavının kötü, ilk kez aldığım ve çok az çalışma fırsatımın olduğu başka zor bir dersin (Bilgisayar Organizasyonu, donanım temelleri) sınavının iyi geçmesi motivasyonumu mahvetti). Daha Lost in the Nightmare'ın bile düzgün bir websitesi yokken (webteki oyun databaseleri veya oyunumun incelemeleri olmasa insanları öyle bir oyunun var olduğuna inandıramazdım bile) bunca vakit kaybetmek beni kötü hissettiriyor. Son haftalarda acayip yorulduğum, belki dinlenmeye ihtiyacım olduğu için son bir-iki günde mallaşmış olmalıyım, ama mallaşmak için kötü bir dönem.

Thursday, April 1, 2010

..

Yeni blogumuz hayırlı olsun! Aslında logodaki kelebek, kelebek-aslan karışımı bir canlı mı olsa diye düşündüm. Böyle aslan kafalı bir kelebek, ama fazla zamanım yoktu.

(Esprinin kaynağı için bkz: Aspiria.org)

Yeni bir "Hay Maşallah", geçen cuma akşamı gözlüğümün orta yerinden kopması ve bütün haftasonu boyunca yapmam gereken işlerin olmasıydı. İki gün boyunca bantlı bir gözlük kullanmak zorunda kaldım.

Özellikle son bir-iki haftadır epey stresliyim. Ama baş edebiliyorum sanırım.

Mart ayının başında yazıp da yayınlamadığım bir günlük yazısı vardı. Düşündüm de, aslında buraya koyulacak kadar ilginçmiş.


Oldukça yoğun bir ders programım var, ikinci sınıfın ikinci döneminden alttan aldığım derslerin yanında üçüncü sınıfın ikinci döneminin tamamını alıyorum, umarım kaldırabilirim bu kadar yükü. Bir yandan da ATOM'daki Adventure Game Studio işlerimi yapıyor ve ActionScript 3.0 bilgilerimi geliştiriyorum. Öte yandan Reverie River: Crimm's Son da "Beni yap, beni yap!" diye bağırıyor, eğer oyunu kısa bir süre içerisinde yapmazsam aklıma gelen fikirin tam aynısını başka birisi yapacakmış da (ki çok acayip orijinal bir fikre de sahip değilim, The Path, Frankie Goes to Hollywood gibi sevdiğim oyunlardan bir şeyler var) ben ortada kalacakmışım gibi hissediyorum. Boş zamanlarımda kafamı dağıtmak için oynadığım Counter-Strike: Source ve Quake 3 serüvenlerim beni suçlu hissettiriyor, bana bir şey katmayan oyunlarla vakit geçirdiğim için (Oyunların insana bir şey katmasıyla burada kast ettiğim şey oyunun eğitsel niteliği değil de bana fikir verebilecek olması. Bağımsız ve/veya klasik oyunları ilham verici bulurum.) .