Thursday, May 29, 2014

Rastgele resimler; Pink Martini'den aldığım imza

Uzun süredir bu sayfalarda fotoğraf paylaşmıyordum. Hoş, son birkaç ayda dişe dokunur çok fazla fotoğraf da çekmedim zaten.

Mudanya, 30 Nisan 2014



Eymir Gölü, 25 Haziran 2014


Bursa Botanik Park, 1 Eylül 2013. O gün keşke yanıma fotoğraf makinasını alsaymışım.



Ankara, Aralık 2011. Evet, o kadar eski bir foto. Bunu da evde elektrikler kesildiği bir gün çekmiştim. Mum ışığı, vazoyu çok güzel aydınlatıyordu.



Bu sayfaların benim kişisel blogumun olmasının verdiği cesaretle, bugün görgüsüzlük kartımı oynayıp Pink Martini konseri anılarımı da paylaşacağım. Pink Martinicilerle (özellikle China Forbes'u) bu kadar yakından görebilmek, onlarla konuşma fırsatı bulmak büyüleyiciydi.

Thomas Lauderdale'e "Biliyor musunuz, Anna'yı biz eskiden ofiste 'Gidelim gidelim koşalııım, koşalım koşalım gideliiim!' diye söylerdik" demek içimden geldi de, söyleyemedim. Belki bir dahaki sefere.

Friday, May 23, 2014

Karanlıkta Diyalog

Bu yazıyı Ankara'da yaşayan, ama bir tesadüf sonucu İstanbul'daki Karanlıkta Diyalog sergisine katılmış bir insan olarak kaleme alıyorum.

İstanbul'un en sevdiğim VE nefret ettiğim yanı; siz bugün, yarın için kafanızda 1000 tane senaryo kurgularken, yarın geldiğinde o senaryolardan tekinin gerçekleşmemesi, o günü unutulmaz kılanın da hayal edemediğiniz bir şeyin olması. Kaos. Öngörülemezlik. Aslında hayat budur, "Hayat, siz planlar yapmakla meşgulken başınıza gelen şeylerdir" demiş Lennon usta. Kör kalmak da bunlardan biri. Veya körlüğü tecrübe etmek!

Kör bir insan olmanın nasıl bir his olduğuna dair kitaplar, filmler, hatta ismini hatırlamadığım bir video oyunu bile var. Ama kör olmayan bir insana bunu asıl tecrübe ettiren şey, o zifiri karanlıkta, engellerle dolu bir dünyada elinde bir bastonla kaybolması. Karanlıkta Diyalog işte tam olarak bu.

Bu sergiyle tamamen tesadüf eseri karşılaştım. Beni İstanbul'a getiren şey Gayrettepe'deydi; metroyla Gayrettepe'ye gelmemiş olsaydım, metro durağındaki bu sergiden hiç haberim olmayacaktı.

Bu sergi, tamamen zifiri karanlıkta geçiyor. Herhangi bir ışık kaynağını içeri sokmanız yasak, o eşyalarınızı sergiden önce size verilen kilitli bir dolapta saklıyorsunuz. Bir rehber eşliğinde, ses efektleri ve dekor varlıklarla ifade edilmiş bir gerçeklikte yol alıyorsunuz. Önce bir doğa parkındasınız mesela. Etrafınızda köprüler, çitler filan var, ben bir ara o şeyler yüzünden Counter-Strike rehinesi gibi takıldım. Daha ilk bölümde.


Bize rehberlik eden, kendisi gerçekte görme engelli olan bir insandı. Onun kör olduğunu öğrenmeden önce, gece görüş gözlüğü takmış olduğunu sanıyordum (ve kafama takılmıştı, zifiri karanlıkta gece görüşü gözlüğünün çalışamadığını bildiğim için kafam karışmıştı).

Benim gözlerim epey bir miyop olduğu için, ışıksız ortamda da diğer insanlara göre rahat hareket edebileceğimi düşünürdüm eskiden. Yanılmışım. Işık olmayınca hiç de hızlı hareket edemedim. Serginin bitiminde, koridorun sonundaki ışığa doğru yürürken şunu gördüm; o miyop gözlerimle gördüğüm bulanık renk ve ışık bulutları o kadar da yetersiz değilmiş.

Serginin zihnimde değiştirdiği başka bir düşünce de şuydu: Eğer kör kalırsam (Allah korusun), intihar etmek isteyeceğimi düşünürdüm. Serginin sonunda rehbere patavatsız (veya aşırı dürüst) bir soru soruldu, "Ben olsaydım intihar ederdim. Siz de istediniz mi?" diye. "Hayır. Zaten nasıl olsa öleceğiz" gibi bir yanıt verdi rehber. Benim için gerçek şuydu, zaten bu zifir karanlık dünyada her şey yeterince tehlikeli. Peki alışılamayacak bir şey mi? Hayır! Hayat sizi bir zorluğa sürüklemediği sürece, ne kadar güçlü olduğunuzu bilemezsiniz.


---
Bu yazı Dîvanyolu dergisine de yollanmıştır, yayınlama haklarına sahiptirler.

Thursday, May 15, 2014

Soma

Öfkeliyim. Sadece bu katliam niteliğindeki ihmâle karşı değil; ama bu ihmâli hoş, olağan gören zihniyete karşı. Bu zihniyet hakim olduğu sürece ileride daha çok "kader" göreceğiz.

Sosyal medyada karşılaştığım bazı argümanlar var, onlara verdiğim/vereceğim yanıtları bu yazıda bir araya topladım.

"Bu olayın siyasetle ilgisi yoktur!"
Üzgünüm hanımefendi/beyefendi, ama bunu iddia ediyorsanız, siyasetin ne olduğunu tam olarak anlamamışsınız demek. Siyaset, 539 kişinin bir mecliste kendi aralarında konuşup durup sonra eve gitmesinden ibaret değildir. O aldıkları kararların sonuçları, ülkedeki insanların nasıl yaşadıklarını etkiler. Ya da nasıl öldüklerini! Eğer işçi güvenliğini önemseyen siyasi kararlar verilmiş olsaydı, doğru dürüst güvenlik önlemleri alınmadan o maden işletmeye açılmazdı. Anlayacağınız, bu mesele siyasidir, başka bir şey değildir.

"Muhalefet kesin sabote etti!"
Şimdi şunu düşünmenizi istiyorum: Diyelim ki, sizin yaşadığınız apartmanın yöneticisiyle kavgalısınız. Apartmanın asansöründe de bir problem var; halatın kopmak üzere olduğunu fark ediyorsunuz. Apartman toplantısında bunu dile getirdiğinizde, apartman yöneticisi böyle bir şeyin kesinlikle olmadığını, her şeyin yolunda gittiğini iddia ediyor. Toplanan aydatlarla da alakasız şeyler yapılıyor.

Bir gün, asansörün halatı tam da sizin öngördüğünüz şekilde kopuyor, insanlar ölüyor. Bunun sorumlusu kimdir? Tabi ki siz! Çünkü apartman yöneticisi, sizin onu suçlayabilmek için halatı sizin kestiğinizi söyledi. Ve insanlar buna inandı, apartman yöneticisini daha da çok desteklediler. Sizin belirttiğiniz her problem, her tehlike, sizin suçunuz. Hem geçen yüzyılda karşı apartmanın da asansörü düşmüş, yani günümüzde asansör düşmesi aslında gayet normal bir olay.

Hatta durum daha da vahim. Apartmandaki insanların yarısı şuna inanıyor: Apartmanın diğer yarısının, sırf yöneticiyi zor durumda bırakmak için, geceleri kendi aralarında toplanıp asansörün ipini kestiğine. Evet, oturduğunuz apartmandaki insanların yarısının gizli birer terörist olduğuna inanan insanlar var.

Bu apartmanda yaşıyor olsaydınız ne yapardınız?

"Demek kader böyleymiş, n'apalım. Dua edelim, yeter."
"Kader" diye bir şey var mı, yok mu, onu hiiiç tartışmayacağım. Kaderin var olduğunu kabul edip öyle tartışacağım.

Kader anlayışına göre; pedofil bir katil, kurbanı olan çocuğu öldürdüğünde, bu kaderde yazılı olan bir şeydir. Çocuğun kaderinde bu şekilde ölmek varmış, katilin kaderinde de çocuğun katili olmak. Kaderin karanlık sayfasında böyle korkunç bir olayın yazılmış olması, bu katilin suçsuz olduğu gibi bir gerzekçe bir anlam taşımaz, öyle değil mi? Eğer sırf kaderde yazılı diye "kabahat" diye bir olgunun var olamayacağına inanıyorsanız, siz yolda yürürken kafanıza tuğla atarsam benden de şikayetçi olmayın. O tuğla kafanıza kader olarak gelmiştir demek, n'apalım.

Peki "kader" denilen kitabın sayfalarında şöyle bir paragraf yer alamaz mı: "Ve o gün, madenin jeneratörü patladı. Ama madeni tasarlamış ve denetlemiş insanların beyni ve vicdanı vardı; bu yüzden de madende yeterli sayıda kaçış odası bulunuyordu, gerekli tedbirler alınmıştı. İki gün sonra tüm madenciler sağ bir şekilde yüzeye çıktılar." Eğer kader kitabının başında "Hayır, buraya insanların tedbir almış olmasıyla ilgili bir şeyin yazılması yasaktır!" yazdığına inanıyorsanız evinizin elektrik sisteminden sigortanızı sökün. Sağınıza solunuza bakmadan karşıdan karşıya geçin. Lütfen bunu yapın. Sizin yüzünüzden Kader zarar görüyor o zaman.

Aynı şey ihmâl için de geçerlidir. Bir mühendis olarak şunu söyleyeyim; eğer maden gibi karmaşık bir sisteme insan hayatını emanet ediyorsanız, o sistemde oluşabilecek bütün aksaklıkları önceden görebilmiş olmanız gerekir. Sistemi oluşturan herhangi bir öğenin iflas etmesi case'ine karşılık elinizde B planı (hatta C, D, E... planı) olur. 2014 yılındayız bir de. İnsanlığın, bu son yüz yıl boyunca, iş güvenliği ve maden kazaları konusunda birkaç yeni şey öğrenmiş olmasını bekleriz, değil mi? Maliyeti normalde 140 dolar olan bir ton kömürü 24 dolarlık maliyetle çıkarabilmek adına; inşa ettirdikleri gökdelenin 5 daire parası kadar masraf tutacak, ama 780 insanın hayatını kurtarabilecek kaçış odalarının yapılmaması masum bir hata değildir.


Thursday, May 8, 2014

Alkekopter





Günün ikinci duyurusu da, tamamladığımız, şu an oynanabilir durumda olan bir oyun hakkında: Alkekopter. Yaklaşık 2 haftalık bir süre içerisinde geliştirdiğimiz bu oyunu Aslan Game Studio için özel kılan şey, Microsoft'un Dev2Win 2014 Türkiye yarışmasında bu oyunla birinci olmamız. Zilyon yıldır GGJ'lere, Dev2Win benzeri yarışmalara katılıp da ödül kazanmayı başardığım ilk oyun bu oldu.

Şu an itibariyle, oyuna içerik eklemeye devam ediyoruz (yeni power-uplar, düşmanlar, arkaplanlar, vs.)

Download

Oyun şu an Windows bilgisayarda, Windows Phone 8 ve Android'de ücretsiz oynanabilir.

Windows 8 Store
Windows Phone 8
Windows executable (for Windows 7)
Android

Açıklama

Hayal edin; havada süzülen bir kurukafasınız, tek silahınız da size büyülü bir zincirle bağlanmış bir ateş topu. Alkekopter böyle bir şey işte. Uçan düşmanlarınıza karşı elinizdeki zincirli ateş topunu/gürzünü özgürce savurabildiğiniz bir oyun. Bu fizik tabanlı, bağımlılık yapıcı oyunu öğrenmesi kolay, ustalaşması zor.

Alkekopter’in kontrolleri son derece basit: Tek yapmanız gereken, parmağınızı ekranda sürüklemek, böylece kendinizi ve size bağlı ateş topunu hareket ettiriyorsunuz. Kısa bir süre içinde, bu ölümcül silahınızı sirklerde çalışan bir hulahup dansçısı kadar ustaca savurabileceksiniz! Parmağınızı illaki Alkekopter’in üstünde tutarak sürüklemenize de gerek yok; böylece parmağınız, görüşünüzü etkilemeyecek.



3 çeşit güçlendirici (power-up) gökten yağıyor: Sağlık, Bombardıman ve Zaman-Yavaşlatıcı. (Evet, bu oyunda zaman yavaşlatılabiliyor!)



Ek olarak; size habire musallat olacak bir Nemesis’iniz de var. Sizinki gibi bir ateş topu taşıyor olmasının yanısıra, kendisini güçlendirmek için gökten düşen power-up’ları da çalabiliyor! O lanetlenmiş yaratığın power-up’larınızı kapmasına izin vermeyin; özellikle de Bombardıman’ı alması sizi pek mutlu etmeyecek.

Skorunuzu dünyadaki diğer Alkekopter oyuncularıyla yarıştırabileceğiniz bir hi-score tablomuz da var. Tüm dünya duysun isminizi!

Bu açıklamayı okuduktan sonra, oyunda Türkçe dil desteğinin de bulunduğunu tahmin etmişsinizdir. Doğru bir tahmin!

 

Oynanış videosu


Zombie Chess, Pawn of the Dead, Aslan Game Studio

Çok tekrarladığım bir laf, biliyorum, ama yine tekrar edeceğim: Blog sayfasına yazı yazmayalı epey vakit oldu. O kadar uzun bir süre olmuş ki, iki alakasız oyunumla ilgili haberleri aynı gün veriyorum, o derece. Bu yazımda Pawn of the Dead'in, ikinci yazımda da Alkekopter'in haberini verdim.


Ama iki oyundan da önce, Aslan Game Studio'nun haberini vereyim. Beni sadece blogumdan takip ediyorsanız, eskiden Shooting Star'da ortak olduğumu hatırlayacaksınız. 2013'ün sonlarında vizyonel farklılıklarımızdan ötürü ortaklığımızı sonlandırmaya karar verdik, ben de yoluma Aslan Game Studio olarak devam etmeye karar verdim.



Hatırlar mısınız bilmiyorum, 1.5 yıl önce Zombie Chess isimli bir oyun geliştirmiştim. Eğer bu oyunu sevdiyseniz size güzel bir haberim var: Zombie Chess'in devamı niteliğinde, mobil platformda da oynanabilecek, 3D grafiklere sahip bir oyun yapıyoruz. Pawn of the Dead işte bu oyun!

Bu arada, Zombie Chess demişken, Erol Ünsal'dan üç tane Zombie Chess bölümü geldi. Oyunun bugün yayınladığım yeni versiyonunda (v1.2) bu üç yeni bölümü bulabilirsiniz. Erol bana bölümü yollayalı 2 ay filan oldu aslında, yayınlamayı bu kadar geciktirdiğim için kendisinden özür dilerim.





Beyaz ve Siyah’ın satranç tahtası üstündeki ebedî savaşı, Pawn of the Dead’in karanlık dünyasında çok daha farklı bir seyir halinde. Yenilen her beyaz taş, ölmek yerine, zombiye dönüşüp Siyah tarafa geçiyor! Siyah Zehir Tarikatı’nın ölüm büyücüleri ve zombilerine karşı, onurlu Beyaz Krallık askerlerinin bir şansı var mı? Bu senin hangi tarafı seçtiğine kalmış!

Ekibimiz Ahmet Kamil Keleş (programcı, baş tasarımcı), Sercan Uysal (konsept artist) ve Targo Sirol‘dan (3D modelci) oluşmaktadır. Ayrıca, Unity Asset Store’dan satın alınan assetler kullanılmaktadır. Kullanılan oyun motoru Unity 3D’dir.



Pawn of the Dead ise, ticari bir ürün olacağı için, ZC'den çok daha gelişmiş özelliklere sahip. Oyunu 2014'ün üçüncü çeyreğinde çıkarmayı hedeflemekteyiz.

Özellikler:

  • Beyaz ve Siyah takım için, tek kişilik senaryo (her bir takım için 50'den fazla bölüm)
  • Senaryolar için cutsceneler
  • %100 Türkçe dil desteği
  • Battle Chess tarzında, kişileştirilmiş satranç taşları (mesela At şeklinde bir şövalye)
  • Rastgele yaratılmış bölüm  modu
  • Minimalizm severler için, 2D oyun imkânı
  • 4 (veya daha fazla) farklı ortam (kale içi, mezarlık, vs.)
Oyunun websitesi http://aslangamestudio.com/pawn-of-the-dead/?lang=TR 'dir. Haberleri Facebook ve Twitter sayfamızdan takip edebilirsiniz.

 

Monday, February 17, 2014

Kedi


"Is there anybody going to listen to my story all about a cat who came to stay?" 


Bu blog yazımda Kedi'den bahsedeceğim. Evet, kedinin adını Kedi koydum. Odamda kaldığı süredeki ve sonrasındaki maceralarımızı, sonra Kedi'nin artık neden benden kaçtığını anlatacağım.

Bilmeyenler için kendimle ilgili önbilgi vereyim. Kedileri çok severim. Ailemle birlikte yaşadığım ve ailem evde kedi beslememe sıcak bakmadığı için anca sokaktaki hayvanları beslemekle yetiniyorum (genelde. bir hafta yetinmedim.). Evimiz, apartmanın giriş katında olduğu için bazen cama kediler geliyor. Hatta cam açıksa ve sineklik de yoksa içeri girebiliyorlar.

2013'ün son haftaları Ankara'da bir hayli soğuk geçti. Arada bir benim odamın camına dişi bir kedi çıkıyor, miyavlayıp duruyordu. Camın önüne bir kedi çıktığında, ben perdeyi çeker çekmez kaçar normalde. Bu kaçmıyordu. Odamın penceresinin önündeki sinekliğe tırmanıyor, bariz bir şekilde içeri girmek istiyordu.

Annemin şehirdışında olduğu bir dönem, kedi tekrar geldiğinde artık dayanamayıp onu içeri aldım. Yapılmaması gereken bir şeymiş bu, çünkü önce kedinin parazit taşımadığından emin olunması lazımmış. Her neyse, kedi içeri girdi, ev kedisi moduna girmesi çok uzun sürmedi.


Odamın içinde gayet rahat rahat dolaşıyor, yatağıma uzanıp "bisküvi yoğuruyordu" (bu hamur yoğurma gibi şeyi yapmalarının bir nedeni, kokularını bırakıp o yeri sahiplenmekmiş). Arada bir sırt üstü yatıp onunla ilgilenmemi istiyordu, ben de onun karnını okşuyordum, o da hafifçe elimi ısırıyordu. Yemesi için yere yemek koyduğumda, yemeğe başlamadan önce etrafımda dolanıp bana sürtünüyordu, galiba bu onun teşekkür etme yoluydu. Arada bir dışarı çıkmak için miyavlıyordu, dışarı çıkıp bir süre sonra geri geliyordu. Herhalde tuvaletini de dışarıdayken yapıyordu, çünkü odamı hiç kirletmedi. Ben bilgisayar başında kod yazarken habire kendisini okşamam için miyavladığı için dikkatim dağılıp dursa da, kedinin varlığından mutluydum. Hayvancağız okşamam için karnını açıyordu bana, bir daha ne zaman bir kedinin güvenini bu kadar çok kazanacaktım ki?

Kediyi eve aldıktan birkaç gün sonra; babam, yatağımın üstünde uyuyan kediyi fark etti. "Kedi uyandıktan sonra onu dışarı koy, evde kalamaz."

Birkaç gün boyunca kedi cama gelip miyavlamaya devam etti. Yemek ve suyunu dışarı koyuyordum, ama hava soğuktu, dışarı koyduğum karton kutu herhalde yetersizdi. İçeri alamadım. Miyavlamasını duymamak için evin uzak bir odasına gidiyordum, miyavlaması halen kulağıma ulaşıyordu.


"Cold never bothered me, anyway" diyen adamı bile bother edecek kadar soğuk bir Aralık akşamı, sıcak odamda, üzerinde kedi çizimleri olan kupamla kahve içiyordum (Lamagama'daki eski patronlarımın bana aldığı yılbaşı hediyesiydi). Benim kedi yine cama çıkmıştı, miyavlaması bir ağlamaya dönüşmüştü. Elimdeki kupaya baktım, bir de dışarısının ne kadar soğuk olduğunu yeniden düşündüm.

İki dakika sonra, salona gidip babama "Baba, üzgünüm, dayanamadım. Çok kötü ağlıyordu." diyecektim, babam da annem gelene kadar kediyi evde tutmama izin verecekti.

Kediye isim olarak "Kedi" verdim, çünkü şu ana kadar kendisinden hep bu şekilde bahsetmiştik. Kedi sadece bana değil, başka insanlara da güveniyordu. Dışarıdayken, bu ve yan apartmanın girişine gidip apartmana giren insanlardan da ilgi istiyordu. Kedi'yle ilgili iki teorim var. Birbiriyle çelişmiyorlar, ikisi de olabilir.

A) Kedi, bir ev kedisi(ydi). İlk sahibi onu dışarı attı. Veya "çok kişilikli" bir kedi. Onu evinde besleyen, ama birbirini tanımayan farklı insanlar var.
B) Bundan 1-2 yıl önce, apartmanın bodrumunda hamile bir kedi doğum yapmıştı. Ben ve birkaç insan daha, anne ve yavrularına yiyecek getiriyorduk. Yavruların renklerini aşağı yukarı hatırlıyorum. Bu gelen Kedi'yi ben birkaç kediyle birlikte görüyorum; bu 1-2 yıl önceki yavruların renkleriyle örtüşüyorlar (renkleri yanlış hatırlamıyorsam tabii). Yani Kedi, bodrumda beslenilen yavrulardan birisi. İnsanlar kendisine iyi davrandığı için bize güveniyor.

Neyse, maceralarımı anlatmaya devam edeyim.

Belki hoşuna gider diye, iPad'ime "Kediler için oyun"lardan birisini (fare yakalamaca) yükleyip, yatağımda uzanan Kedi'ye verdim. Onunla epey ilgilendi, ama sürekli Home tuşuna basıyordu. Epey bir oynadıktan sonra ben de iPad'de istemediğim bir değişiklik yapamasın diye elinden aldım. Kedi bu sefer de yorganımın altında fare aramaya başladı. Sessizlik içinde, yorganın üstüne pati atıp fareyi dışarı çıkarmaya çalışıyordu. Yorganı alıp açtım, farenin var olmadığını göstermek istedim. Şimdi de odanın içinde fareyi aramaya başladı. "Bari hayvana fiziksel bir şey vereyim de, boşu boşuna uğraşmasın" diye, Kinder'den çıkıp da daha çöpe atmadığım, yutamayacağı kadar büyük plastik bir oyuncağı "LİLİLİLİLİ!" diye gösterip , yakalaması için yakınına fırlattım. (Konudışı: Ben çocukken Kinder'den zekice, monte etmesi zor şeyler çıkardı. Son birkaç yılda tek parça figürler çıkıyor. Yeni nesil mi geri zekalaşıyor?) Plastik dinazora saldırdı, ama (doğal olarak) onu yiyemedi. Belki dişine zarar gelir diye o oyuncağı da aldım. Hiçbir zaman avlayamayacağı bir şeyi hayvana göstermek bana biraz zalimce geldi sonra. O iPad oyunundaki farenin gerçek olmadığını anlatabilseydim keşke.


Ayrılık

Annem gelmeden bir gün önce artık Kedi'yi dışarıda bırakmak zorunda kaldık. Odayı iyice bir temizledik. Yine cama defalarca çıktı, ama içeri alamadım. Bu arada, mama kabı ve kuru mama aldım, hiç olmazsa hayvancağızı iyi bir şekilde beslemek için.


Bir canı özlemenin en kötü şekli, onu sürekli görmek, ama yakınınıza alamamaktır.

Komik bir anıyı anlatayım. Bir gün ben evden çıkarken, Kedi apartmanın kapısında miyavlıyordu. Mamasını verdim, ama içeriye girmek istiyordu. Sonra evde bir şeyi unuttuğumu fark ettim, apartmanın kapısını açmam gerekti. İçeri benle girdi. Evin kapısını açınca hemen içeri fırladı. Üç kere onu yakalayıp tekrar dışarı çıkarmak zorunda kaldım. Onu her tuttuğumda o bana bağırıyordu, ben ona "Hayır, girme!" diye! Üçüncü yakalayışımda annemin uyuduğu odaya girmiş, uyuyan annemin üzerine atlamak üzereydi!

Aramız yine de o gün bozulmadı. Sonraki günlerde yine cama çıkmaya devam etti.

Benden korkmaya başlaması

Bir gün yine miyavladığını duydum. Uzun bir süredir mamasını vermemiştim. Dışarı çıktığımda yanında iki kedi daha vardı, onlar da bana miyavlıyordu (o hep birlikte gördüğüm kedilerden, belki kardeşleri). Üçü de bana güveniyordu, kısaca. "Ooh, tam cat lady oldum. Tabi 'lady' kısmı hariç" diye düşündüm. Mamalarını verdikten sonra siyah kedilerden birisi Kedi'ye vurmaya başladı. Aralarında mesafe varken aralarına ben girdim, o siyah kediye "Piişşşşt!" dedim.

Bütün kediler korktu, benimki de dahil! Sadece o agresif kedi uzaklaşsın diye özellikle aralarına girip onun yönüne doğru pişştlemiştim. Ama demekki anlamamış hayvanlar.

Kedi, bodrum katının penceresi olan boşlukta saklanıyordu. Yumuşak bir sesle onu çağırdım, gelmedi. Ben uzaklaştıktan sonra o boşluktan çıkıp kaçtı. Birkaç gün sonra onu yine gördüm, artık benden korkuyordu. Bir daha cama da gelmedi. Bazen karşı apartmandan miyavlamalar duyuyorum, karşıdaki insanlar, "Aa, bu kedi çok insan canlısı!" diye kediyi seviyor. Uzun bir süredir kimse kalbimi kırmamıştı.

Bir daha bana asla geri güveneceğini sanmıyorum. Eğer aynı evde yaşasaydık, "Bu canlı beni korkutalı aradan epey zaman geçti ve ben bu canlıyla birlikte yaşıyorum. Bana yiyecek vermeye devam ediyor. Ve zarar vermedi. Galiba kötü değil" derdi, ama bir sokak kedisinin güvenini tekrar kazanmak zor olacak.

Ne diyebilirim ki... Umarım doğru insanlara güvenir; Can Aksoy gibi kerhane sıçmığı varlıklar karşısına çıkmaz (Böyle varlıklara artık "orospu çocuğu" demek istemiyorum. Hayat kadınları ve çocukları, kendilerine bu şekilde hakaret edilmesini hak etmiyor). Ve biz insanlık olarak, bu sıradışı Kedi'nin bize duyduğu güveni haksız çıkarmayız.

Wednesday, February 12, 2014

Mad World!

GGJ 2014'te Aydın Atay ve Güray Emen ile birlikte yaptığımız oyunun biraz daha cilalanmış halini sizlere gururla sunarız! Oyun şu an masaüstünde (Windows, Linux, Mac), browser'da ve mobil cihazlarda (Android, Windows Phone 8, iOS) oynanabilir.

Oyun tamamiyle ücretsizdir.










Açıklama


 
"All around me are familiar faces..."

Bonnie çıldırdı! Etrafındaki herkesi kendisinin bir yansıması olarak görüyor! Etrafındaki tavşanların büyük bir kısmı Bonnie'nin düşmanı. Onlar Bonnie'ye ulaşmadan onları yok etmelisiniz.


Ama kendisine doğru koşan tavşan kalabalığının içinde dostları da var. Dostlarınıza dokunduğunuzda onları kurtarırsınız ve sağlığınız artar. Eğer bir dostunuzu vurursanız, ateş etmeniz geçici olarak engellenir.



Peki kim dost, kim düşman, nasıl bilebilirsiniz? Space bar'a (mobil için, sağ altta çıkacak "Clairvoyance" tuşuna) size tavşanların gerçek yüzünü gösterir. Ama bu esnada ateş edemez veya hareket edemezsiniz.

Yapımcılar

Çizim & animasyon: Güray Emen
Programlama: Aydın Atay & Ahmet Kamil Keleş

Müzik: Daniel Bautista (Flight of the Bumblebee cover'ı)

Uğurcan Orçun'a özel olarak teşekkür ederiz.

Oynama linkleri

Windows executable
Linux executable
Mac executable

Kongragate (buradan direkt olarak oyunu oynayabilirsiniz)

Google Play (Android için)
Windows Phone 8
iTunes (iOS)